"Hayat tutmak ve bırakmak arasındaki dengedir."
Mevlana
***
Nisan sonu
Bir sessizlik inzivasında tanışıyorum güven'le. Bu güven, bırakmaktan geliyor: hissediyorum, öğreniyorum, yaşıyorum. Yazıyorum da üstelik: "bırakmayı öğreniyorum" diye. Nasıl yani, gerçekten bırakabiliyor muyum?
O günden sonra hemen her anım "aaman yeaa bırak gitsin" demekle, hatta bunun biraz da misyonerliğini yaparak geçiyor. Ta ki katıldığım bir şifa inzivasına kadar.
***
Haziran sonu
İnziva benim için oldukça yoğun geçiyor. Gecenin kör karanlığında birçok şeyi bir anda gün gibi apaçık görmeme vesile oluyor. İnzivadan öğrendiğim en büyük şeyse şu oluyor: Sadece tutmak, körü körüne tutmak nasıl tehlikeli bir halse, tamamen bırakmak ve hiç tutmamak da bir o kadar tehlikeli.
İnziva sırasında ne zaman gözlerimi kapatıp kendimi bir deneyimin içine bıraksam o deneyimde kaybolduğumu görüyorum. Nası ya, bırakmak çogzel diil miydi?
Hadi diyorum Sümeyra şu ana gel. Gözlerimi açıp etrafıma bakıyorum. Toprağa dokunuyorum. Şimdi, buradayım. Orada, o anda tutuyorum kendimi bi nevi. Bir süre sonra da o tutma halinin içinde kaybolduğumu görüyorum. Demek o kadar sıkı tutynca da kayboluyormuşum, derken yeniden bırakıyorum ta ki kaybolana kadar ve yeniden, yeniden tutuyorum.
Sadece bırakarak insanca bir yere varılamayacağına uyanıyorum. Bu yolculuğu şöyle tarif ediyorum: Biraz tut, biraz bırak, tut-tut-bırak-bırak, sonra yine tut, yine bırak.
***
Temmuz sonu
İnzivadan hemen sonra gebe kalıyorum. Gebeliğimi öğrendiğim an itibariyle çok mutluyum. En çok istediğim şeyi - doğumu deneyimleyeceğimi düşündükçe heyecanlanıyorum.
Bedenimin günden güne nasıl değiştiğini, gebeliğin bana getirdiği halleri sürekli olmasa da eskisine göre daha sık izliyorum. Beden farkındalığım her zamankinin kat be kat üstüne çıkıyor, çokça keyfini çıkarıyorum bu halin.
Bir süre sonra 2-3 günlük döngülerimin olduğunu, bi zaman yaşadığım şeyin sonra bir daha tekrar etmeyebileceğini gözlemliyorum. O döngülerin her biri kendine has. Çok sevsem de her birini, yeni bir döngü başladığında eskisine tutunmadan, artık o döngü değişti diye üzülmeden kendimi yeni döngüye bırakmanın bedenim ve bebeğim için en iyisi olduğunda karar kılıyorum.
Gebe kaldığım andan itibaren bir çocuğun hayatının eşlikçisi olmanın tam bir "anda kalma pratiği" olduğuna uyanıyorum.
***
Eylül sonu
Duygu'dan bahsediyorlar bana flora'da doğum yaptırmak istermiş diye. Hemen yazıyorum. Sağolsun "doulanım bundan gayrı" diyince çok mutlu oluyorum. Bebeğim emin ellerde. Nasıl da şanslı.
Görüşmeyi nasıl oldururuzu düşünürken Jfest'te kesişiyor yollarımız. Bir akşam standa uğruyor, uzun uzun muhabbet ediyoruz. O muhabbetten aklımda en çok şu sözler kalıyor: "Doğum aslında bir tutmak ve bırakmak hikayesi. Tutarsan kendini ya da komple bırakırsan doğum gerçekleşmez. Sezaryende bile bu böyle. Doğumu gerçekleştiren şey bedende tut-bırak-tut-bırak döngüsünün sağlıklı bir şekilde olması."
Aklıma inziva geliyor. Heyecanlanıyorum bu sözleri duyduğum için.
***
Tüm bunlar olurken arada milyon tane deneyim yaşıyorum tutmak ve bırakmak üzerine. Bazen çok tutup hiç bırakmıyorken bazen tam tersi oluyor. Böyle böyle salınırken tut-bırak sarkacında arada bir dengeyi de buluyorum elbet. Ama zor oluyor o dengede kalma hali. Sıkça bocalıyorum. Çokça saçmaladığım da oluyor, görüyorum.
***
Kasım başı
Fethiye'de masaj yapan bir kadın terapist ararken aklıma Selma abla geliyor. Arıyorum, Fethiye'ye gitme planımızı öğrenince tai-chi dersine davet ediyor bizi. Bugünkü dersi Ersin hocayla yapacağımızı söylüyor Selma abla, ve ona denk gelmemizin büyük şans olduğunu.
Ders sonrasında biraz zaman geçiriyoruz onlarla. Gebeliğe ve çocuk yetiştirmeye gelince konu, bir şey anlatıyor Ersin hoca: Bebekler çıngırakla oynuyorlar ve bırakmıyorlar diye sevinir ya aileler. Bebekler çok sevdiğinden değil bırakmayı bilmediklerinden öyle canhıraş sallarlarmış çıngırakları. O dönemlerinde tutmayı bilip bırakmayı öğrenmedikleri için dışardan eğlenceli gibi görünen deneyim onlar için pek öyle olmayabilirmiş.
Sonra başka pek çok şey paylaşıyor bizimle ve ayrılıyoruz.
***
11 Kasım, Pazartesi
Rutin doktor kontrolüne gittiğimizde bebeğimizin sağlığıyla ilgili bir şeylerin yolunda olmadığını öğreniyoruz. 2 doktor durumu tüm netliğiyle açıklayınca elimizden başka bir şey gelmiyor: gebeliği sonlandırma kararı alıyoruz.
O gece veda ediyoruz bebeğimize. Bir çemberde, dualarla, güzel dileklerle. Kendimizi yas tutmanın güzelliğine bırakıyoruz.
Ertesi gün kurul raporu almak için tıp fakültesine gidiyoruz. Tam hüngür hüngür ağlayıp kaybolacakken gözyaşlarımızın içinde, biri gelip bir şey soruyor mesela. Hiç bi şey yokmuş gibi cevap veriyoruz gözümüzde yaşlarla biraz da yutkunarak. Adamın umru değil, yoluna devam ediyor. Kemal'le birbirimize bakıp gülüyoruz. "Bu neydi şimdi?"
Raporu imzalıyor kurul, "onaylatıp gelin" diyorlar. Köprüden önce son çıkış. Ayaklarımız geri geri gidiyor, raporu tutan ellerimiz titriyor. Geliyoruz rapor tasdik'e. Camın arkasında ayakta duran adam bi adam var: sol elinde çaydanlık, sağ eli ıslak. Sonra memur olduğunu öğreniyoruz. "Sizin neydi?" diyor. "Şeyy.. rapor... onay.." "tamam verin" diyor, ayakta, sol elinde hala çaydanlık, sağ eline kalemi alıp imzalıyor. Tek elle imzalarken kağıtlar oraya buraya kayıyor olsa da imzanın üstünden birkaç kez geçiyor sağolsun. Islak raporu bize geri veriyor. Önce rapora, sonra birbirimize bakıp gülüyoruz.
O sıkıcı hastane koridoru Leyla ile Mecnun dizi setine dönüyor bir anda. Bi at kafası eksik hani. Ulan ağzımızın tadıyla bi dram yapamadık, diyip eğleniyoruz.
Ne zaman bıraksak kendimizi yasa ve abartıp kaybolsak dramın içinde absürt bir olay uyandırıyor bizi gerçekliğe. Gülümseyip yolumuza devam ediyoruz biz de, gelen o tebessümü de yeterince tutarak yüzümüzde...
Hastaneye yatıyorum sonra. Hangi duygu gelirse gelsin önce bırakıyorum kendimi içine, yeterince tuttuktan sonra kendimi orada, çıkıyorum gelen başka bir duyguya da yer açabilmek için. Bunları böyle düşünerek yapmıyorum. Öyle gelişiyor bir şekilde.
Emel ebe gelince kendimi tutamıyorum. "Tam da doğum anında vedalaş kızım o'nunla. Sen onu bırakmazsan o da seni bırakamaz." diyor.
Kasılmalar başlamadan vedalaşıyorum o'nunla. O'nun bedenimde daha fazla tutunmanın ikimize de faydası olmadığını hatırlatıyorum bize. Doğum sürecinin kolay akmasından onun da beni bırakmak istediğini anlıyorum.
Doğumdan sonra bir telefon alıyorum. "Hata yaptın" diyor telefondaki ses "yine de biz seni hiç bırakmicaz". Aklımda onca sözden sadece bunlar kalıyor.
Bu bir Cem Güventürk karikatürü olsa, ancak hatalarım derdi "seni asla yalnız bırakmicaz" diye ama bildiğin dramatik bi telefon konuşması işte.
Düşünüyorum sonra, bir hata bulamıyorum ve bunu söylüyorum da. Ama düşünüyorum ne hata yaptığımı, hala neyi bırakamadığımı...
Sonra anlıyorum.
Senelerdir "bırakın artık peşimi" dediğim her ne varsa onlar da beni bırakmak isterlermiş aslında. Bir bebeğin çıngıraktan kurtulmaya çalışmak isterken onu sımsıkı tutup sallamasına benzettim bu hallerimi.
"Artık büyü" diyor aslında telefondaki ses. "Ve bırak benden sevgi şefkat dilenmeyi. Bırak ki ben de seni bırakayım."
Bırakıyorum sonra.
Gönlüm ferah.
"Sizi önce Allah'a sonra birbirinize emanet ediyorum" diyor biri. İlk kez bırakıyor bizi öylece, kendi halimize.
Şükrediyorum.