Sayfalar

13 Kasım 2016 Pazar

muhabbet bağında bir gül bahçesi

Halden anlamayı bilemedim ben hiç. Dert dinleyip birilerinin acısına üzülmek, onların dertlerine ortak olmak, onlarla birlikte hüzünlenmek bana uzak şeyler oldu hep. "Empati" denen şeyi ilk kez ilkokul sıralarında duymuştum yanlış hatırlamıyorsam. Hani şu sözlüklerdeki karşılığı "kendini birinin yerine koymak" olan ve büyük erdem içerdiği düşünülen o büyülü sözcük. Empati diye bir şey de yok bence. "Empati yapmalıyız" "Hiç mi empati yapmazsınız?" "Kendini biraz da benim yerime koymayı denesen?" vari söylemler hep yapmacık; "Empati yapıyorum; kendimi onun yerine koyup acısına ortak olmaya çalışıyorum." vari söylemler de hep yalan geldi üstelik.

Ooohhh bee rahatladım! :)

Empati, dert dinlemek, dertlinin acısına ortak olmak, üstüne bir de tavsiyelerde bulunmak, yol göstermek ve tüm bu vıdı vıdı'lara karşılık yalnızca ve sade'ce muhabbet etmek mevzusu üzerine söylemek ve en nihayetinde yazmak istediğim çok şey vardı. Blogumdaki iki aylık suskunluğumu bu konu üzerine bozmak, bana çok iyi gelecek gibi duruyor. :) 
Kendimle muhabbetimi seveyim. Özlemişim zira, öyle çok...

Sadede geliyorum...

Senelerce dert anlatan biri olamadım; her ne yaşadıysam üstesinden kendim geldim ve en sonunda birileri öğrenip de "Sümeyra neden anlatmadın bunca zaman?" diye sorduğunda onlara da bir cevap veremedim. Bu cevabı şimdilerde verebiliyorum: Çünkü yaşadığım hiçbir zorluğu ve sıkıntıyı dert olarak görmedim. Hayatta olurdu böyle şeyler; geldiği gibi geçer giderdi çünkü. Bu kadar kolay atlatamadım tabii her şeyi ama şimdi birkaç cümleyle anlatabildiğime göre öyle çok zor da değildi o zamanlar dert dediklerim. Bunu çok matah bir şeymiş gibi anlatmıyorum bu arada. Eskiden her şeye olumlu yönünden bakar, ya da hiç bakmazdım bile. Derdi sıkıntıyı görmezden gelirdim, bunu fark etmezdim de. Hiç de matah değil gördüğünüz üzere.

Şimdi alalım karşımıza bu kendiyle ilgili her sıkıntıyı, derdi görmezden gelen ben'i; bir de oturup ona dert anlatalım. Dinler mi? Dinler de, tutar pollyannacılık oynar; hıı hıı der geçer; içselleştiremez haliyle. Bunu her ne kadar eleştiriyor gibi görünsem de aslında beni başka şeylerden koruduğunu fark ediyorum şu sıralar: Ne zaman biri gelip bana yol göster, tavsiyede bulun dese; öyle bilmiş bilmiş "canım bak ben de o yollardan geçtim..." diye başlayıp tavsiyede bulunma, yol gösterme hatta belki daha da ileri giderek akıl verme haddini de bulamadım kendimde. Böyle bir şey yaptıysam da gönül rahatlığıyla yapmadığımdan çok eminim; içimde hep bir "acaba?" sorusu belirdi zira, her şey bittikten, o kişi bile derdini unuttuktan sonra kendime gecelerce ve günlerce sormak üzere.

Zaman geldi, derdi görmezden gelen Sümeyra ile halden anlamayan Sümeyra barış ilan etti. 

Şimdi dert anlatma / dinleme, birilerine yol gösterme konularını biraz daha açmak istiyorum...

Bir dert anlatan, bir de dert dinleyen var ya; biri eline diken battı diye acısından yanıyorsa diğerine de hayat gül bahçeleri sunmuyor ya! Ne de olsa "Herkesun bir derdi var durur içerisinde". E içimizde mi dursun derdimiz? Anlatmayalım mı kimseye? İçimizde durmasın, anlatalım. Anlatalım da, dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini de arada hatırlayalım diyorum. Önce bütün dünyanın yükünü sırtımıza alıp etrafımızdaki başkalarının kendileriyle ilgili sorunlarını da o yüke bağ yapıp taşımayalım gayrı diye ekliyorum. Sonra bir gün yorulup taşıyamayacak hale gelince en yakınımızda bulduğumuz kişinin omuzlarına yüklemeyelim; üstüne de o kişiden "ah canııımmm ben bile yoruldum şimdi bak senin bu yüküne ortak olurken; sen bunca zaman nasıl katlandın?" diye sormasını, bi de "vah zavallıııımm" diye acımasını beklemeyelim diyorum.

Hepimizin etrafında ailesinden, işinden, evliliğinden, çocuğundan ve en nihayetinde kendinden şikayet eden onlarca insan var. Ne zaman biri "yardım et, fikir ver" dese, dayanamam; dinlerim. Yukarıda da bahsettiğim gibi öyle pek aktif bir dinleyici değilim bu arada. Yine de dertli olan anlatır, anlatır ve anlatır; sonunda da sorar: "Ya sen Sümeyra? Sen olsa ne yapardın?" ve yol göstermemi bekler. Tüm çabamla "ben olsaydım..." cümlelerini kurmamaya çalışırım. (ki zamanında içim sıkıla sıkıla da olsa kurardım.) Sonunda konu döner dolaşır, benden yana hep aynı noktaya gelir: "Dünya derdi değil mi en nihayetinde, gelir geçer; peki sende tam olarak neyi tetikliyor bu olay? Senin hangi yarana tuz oluyor? Hadi biraz da senin içinde olan bitenden, bundan sonra ne yapalım'dan gidelim. Ve bu konuda her türlü desteğe hazırım." İşte bu nokta benim için enfes bir muhabbetin başlangıcı olabilecekken, karşımdaki için genelde konuşmanın tıkandığı nokta olup kalıveriyor.

Tam da bu noktada sormadan edemiyorum: "Peki ne söylememi istiyorsun benden?" Tabii ben bu soruyla ve kendimle cebelleşedurayım, karşımdakinin yerinde çoktaaann yeller esmiş oluyor. Sonradan anlıyorum ki, dertli arkadaşım içinde ne var ne yoksa anlatmak, üstüne benden ne kadar haklı, suçsuz, günahsız ve mükemmel olduğuna dair onay almak istemiş; bununla da yetinmeyip onu rahatlatmamı beklemiş sadece. Sadece dediysem lafın gelişi. Hiç de sade olmayan bir zihinsel süreçten geçmiş olacak ki haliyle içinden çıkamamış tek başına. E anlatmasın da naapsın?!
Sonrasındaysa bana cevaplamam gereken sorular, içimden çekilmiş bir enerji ve gözyaşları kalıyor. Öyle yoruluyorum ki bu tür diyaloglardan, üzerimde ölü toprağını hissediyorum. Diyalog diyorum; çünkü aramızdaki o iletişim şekli her ne ise çift kişilik bir monologtan öteye geçemiyor.

Öyleyse vakti geldi. Tanıştırayım: muhabbet.

Diyalog dedikleri: "Ben"le başlayıp "ya sen?"le devam eden, çift kişilik monologlardan oluşan kısır döngü. Muhabbet bu değil; muhabbet başka bir şey.

Dert anlatma ihtiyacımızı anlıyorum. Her şey üst üste taşıyamayacağımız bir noktaya geldiğinde anlatalım tabii ki... Bunu yaparken kendimize, karşımızdakine ve en nihayetinde bütüne hayrı dokunacak bir yerden konuşalım diyorum. Peki tam olarak ne kastediyorum? Omuzlarımıza aldığımız dünyanın yükünü başka biriyle paylaşmak da bir seçenek, ama buna haddimiz var mı? diye bir durup düşünürsek olayların seyri değişecektir. Her yaşantının kendine mahsus ve herkesin yaşadıklarının kendi benzersiz hayat yoluyla doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum. Başka birinin benzer bir olayda verebileceği olası tepkileri öğrenip ondan yararlanmak kendimize yaptığımız kocaman bir haksızlık olmaz mı? 

Hal böyleyken, dertlerimizle olan ilişkimize doğru-yanlış, haklı-haksız, suçlu-suçsuz ikiliklerinin ötesinden bir yerden bakmamızın faydalı olabileceğini düşünüyorum. Böylece başka birilerinden onay almamıza da gerek kalmaz belki? Başkalarıyla bu bakış açısından paylaşılan her şey kendimizi ve karşımızdakini de besleyecektir en nihayetinde. Böylece, derdimizin yükünü başkasına yüklemek ya da onunla paylaşmak değil de, o yükü karşımızdakinin desteğiyle uygun bir yerde bırakmaktan söz ediyorum. "ben"li "ya sen?"li diyaloglardan, "biz"i hissedebildiğimiz muhabbete doğru giden bir yolculuktan bahsediyorum.

Şah Hatayi "Muhabbet bağında bir gül açıldı" demiş. Bence artık bir gül bahçesi yapmanın zamanı geldi dostlar...

Bu deyiş de muhabbet bağımın güllerine, bir derdini bin dermana değişmeyen canlara gelsin... 









15 Eylül 2016 Perşembe

neyle besleniyoruz?

Et mi, yoksa sebze mi? A a! Yoksa sen hala vegan değil misin?
Organik gıdadan ve öğün yemekten vazgeçmeyeceksin arkadaş! ama arada fast food da yeniyor tabiii...bla bla...

Yo yo; bu yazının bunlarla hiçbir ilgisi yok! Yani... vardır mutlaka da, o kadar yok.

Hayatımızı idame ettirebilmek için beslenmemiz gerekiyor malum. Besini ağzımızdan alıyoruz; dişlerimizle öğütüyoruz; vee... tamam tamam, nereden çıkardığımıza girmicem. :)

Kendimizi ifade ettiğimiz organımız da dilimiz. Duygumuzu, düşüncemizi, öfkemizi, sevgimizi, saygımızı, nefretimizi... biz hep dilimizle ifade ediyoruz. Tabii ki sadece dilimizle ifade etmiyoruz; ama sözsel anlamda, kelimelere ses giydirdiğimiz zaman ilk durağı dilimiz oluyor malum. Şimdi çok saçma bi soru gibi gelebilir (zira aklıma bu soru ve olası cevapları geldikçe çok gülüyorum :) ama hiç düşündünüz mü "abi neden diliyle ifade ediyor insanoğlu kendini? Neden mekanizma böyle?" diye... Neden bu mekanizma burnumuzdan ya da gözümüzden konuşacağımız şekilde kurulmamış da ağzımızın içinden konuşuyoruz?

Bu soru böyle kalsın; bi yerden bağlayacağım buraya. Yani.. umarım :)

Geçenlerde İstanbul'da kurulan "Ekotopya" adında bir topluluğun Facebook sayfasında bir video paylaşmışlar; başlığı da şu: "Ne yiyorsak, Oyuz." Ben videoyu izleyemedim açıkçası; korktum. :) Bu videonun ismi size ne ifade ediyor bilemem ama kendimi bi an kokoreç gibi hayal etmek hiç iyi gelmedi bana; o kadar da ciddiye aldım yani! :))

Bu arada öyle büyük inanıyorum ki bu söze. Hatta bir de ekleme yapmak istiyorum: "Nasıl yiyorsak öyleyiz." diye. Yaşayış şeklimizin, hayata bakış açımızın, olaylara verdiğimiz tepkilerin, ve hatta dışarıdan kolayca izlenebilen beden dilimizden tutalım da çok içimizde olup kimselerin göremeyeceği (ama bazılarının pekala hissedebileceği) en ince karakteristik özelliğimize kadar her ne varsa bizi biz yapan, bir şeyleri yeme şeklimizle doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Yemek eylemi derken sadece besin almaktan, vücudumuza gıda girişinden bahsetmiyorum tabii ki. Evet, fiziksel olarak bizi ayakta tutması için besleniyoruz. Peki ya bizi şu hayatta tutan diğer besinler? Yediğin içtiğin senin olsun; neyle besleniyorsun, ondan haber ver!

Şu dünyada seni bir sen olarak var eden şey nedir? Nasıl koruyorsun bu "sen"liğini; ve neyle besliyorsun o seni? Çok basit olduğunu düşündüğüm bir döngü aslında: Dilinden ne çıkıyorsa arkadaşım; tam olarak onunla besleniyorsun. Aklından geçen şeyi, ona giydirdiğin sözle var ediyorsun; söyledikçe dinliyor; dinledikçe besleniyorsun. Bu sırada yemeden içmeden kesilsen de hayat devam edecektir senin için. Nasıl mı? Yo yo, hayat hep böyle değil; kadere de bağlamıcam açıkçası. E nasıl olacak, öyle ya da böyle beslenmeye devam ediyorsun da ondan! Her zaman böyledir gibi bir iddiam olmamakla beraber çok da emin olduğumu söyleyebilirim. Aksini iddia eden olursa da muhabbete, farklı fikirlere açık olduğumu böylece belirtmiş olayım.

Ne kastediyorum?

En çok ne söylüyor dilimiz? En çok nelerden şikayet ediyoruz mesela? Birileri bize "amma şikayet ettin ha!" dediğinde "yo yo, şikayet etmiyorum ben sadece olanı değerlendiriyorum," gibi tepkiler veriyoruz ya bazen, ve diyelim ki gerçekten öyle, işte o değerlendirmeyi yapmak bizde tam olarak neyi besliyor? Birileri hakkımızda bir şey söylediğinde önce onu dinleyip anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa savunmaya mı geçiyoruz? Anlamaya çalıştığımızda beslediğimiz şey tam olarak nedir? Ya savunmaya geçtiğimizde hangi yanımız besleniyor? Savunmaya geçmiyorsak da nasıl tepki veriyoruz bize o eleştiriyi yapana? Ya da bize övgüler yağdırana? Dedikodu yaparken hangi yanımıza "hadi hadi, bunu da ye kalmasın!" muamelesi yapıyoruz mesela? Peki hiç sevmediğimiz ama yanında onu seviyormuş gibi yaptığımız biri hakkında konuşurken "ama söylemezsem arkamdan ağlar!" diye dilimizden çıkıveren kelimeler neremizi besliyor tam olarak? İşte o seviyormuş gibi yaptığımız kişi yanımıza geldiğinde onun için seçtiğimiz o yağlı yağlı sözcükler hangi tarafımıza fazlalık olarak ekleniyor acaba? Mutluluğumuzdan mı besleniyoruz? Olmazsa olmaz dediklerimizin bize gösterdikleri sevgilerinden mi besleniyoruz yoksa? Ya da umutsuzluğumuz mu besliyor bizi, bu zamana kadar olmayanlar ve bir daha da hiç olmayacaklar? Olması gerekenlerle mi besleniyoruz ya da, sürekli yapmamız gerekenleri sayıklamaktan mı ibaret tüm muhabbet anlayışımız?

Tam tersinden bakacak olursak da sorular şu şekilde değişiyor (hemen hemen aynı yere çıkarıyor aslında ama sağlaması olsun diye paylaşasım var):

Nasıl ve niçin yiyoruz yediğimiz yemeği? Hızlı hızlı mı yemeyi tercih ediyoruz mesela; ya da öyle hızlı yiyoruz ki bunu tercih edip etmediğimizin bile farkında değil miyiz? Yoksa neredeyse sindirme işlemini bile ağzımızda yapacakmışçasına yavaş yavaş mı yiyoruz? Sadece doymuş olmak için mi, sağlıklı beslenip vücudumuza yararlı katkıda bulunmak için mi, yoksa yemek yeme eylemi bile başlı başına bir haz kaynağı mı bizim için? Etrafımızda kim var kim yok düşünmeden ağzımızı şapırdata şapırdata mı yiyoruz mesela; yoksa etrafımızdaki kişilerin ağzımızın içinde istem dışı oluşuveren sesten en ufak bi rahatsız olma ihtimali bile düşündürüyor mu bizi?

Bu soruların her birinin cevabı şu hayatı nasıl yaşadığımıza dair öyle güzel ipuçları veriyor ki... İşin en enteresan yanlarından biriyse cevapların hiçbirine doğru-yanlış penceresinden bakamamamız bence. Tamam bana kalsa hiçbir şeye doğru-yanlış penceresinden bakmayalım; ama burada başka bir şeyden söz ediyorum. Şöyle ki... Mesela ben şikayet etmeyi sevmem. Hatta biraz daha ileri gidip şikayet eden insanı ve şikayetin çok olduğu ortamları da sevmem. Şimdi bu yanım şöyle dursun. Yemek yiyen birine "arkadaşım, neden yiyorsun?" diye sorar mıyız? Çok anormal bir durum yoksa sormayız. Diyelim bulunduğum ortamda şikayet eden biri var. Artık biliyorum ki, insanların yemek yemek kadar doğal bir şekilde gerçekleştirdikleri başka bir beslenme biçimleri daha var, onları bu dünyada var eden, ya da öyle zannettikleri, belki farkında bile olmadıkları. Görüyorum ki şikayet etmekten besleniyor bu kişi. Tutunabileceği başka bir şey kalmamış; ancak şikayet ettiği sürece o ortamda var olabiliyor. Şimdi ben bu adama "abi bak yanlış yapıyorsun, şimdi sırası değil; burası hiç doğru ortam değil" diyebilir miyim? Dersem de göz göre göre önünden yemeğini almış kadar olurum; değer mi?

İç dünyamızda her ne kadar karmaşadan kurtulamasak da, dış dünyamız da savaştı siyasetti derken öyle çok iç açıcı görünmese de; dünyaya şöyle bir yukarıdan bakacak olsak, sadece dönüyor mübarek. (Laf aramızda, bu sakinliğini bazen fazlaca sinir bozucu buluyorum. Dön dön nereye kadar!) İnsan olarak evet baktığımızda çok muazzam ve karmaşık bir yapımız var. Ama tek bir şeye bağlı bir an sonramız: Nefes. Nefes al - Nefes ver! Al - Ver! Nefes alarak başladığımız hayat, son nefesimizi vermemizle bitiyor ya; işte tüm varoluşu bu kadar basit bir döngüyle tarif edebileceğimize inanıyorum: alma-verme döngüsü. Alıyoruz; besleniyoruz ve geri veriyoruz. Sonra yine alıyoruz ve döngü devam ediyor; ta ki son nefesimizi verene kadar.

Şu bir nefesçik ömrümüzde almayı tercih ettiklerimiz neler? O aldıklarımız hangi yönlerimizi besliyor ve nasıl? Beslenen o yönümüz nasıl öğütüyor aldığını? Hangi işlemlerden geçiriyor içimizde, zihnimizde? Sonra ne şekilde geri veriyoruz aldığımızı? Ve o verdiğimiz şey, yani aldığımız besinin bizde işlenmiş hali, neye hizmet ediyor? Bir başkasının da sağlıklı beslenmesine mi, yoksa zehirlenmesine mi?

Almayı tercih ettiklerimiz dedim, evet hayatımız kendi seçimlerimizden ibaret. Kahvaltıyı simitle geçiştiriyorsam da benim tercihim, güzel bir kahvaltı hazırlıyorsam da. Yok, arkadaşım sabahları poğaça yiyor diye ondan etkilenip ben de poğaça yemeye başladıysam; bu durumun arkadaşımla hiç bir ilgisi yok; yediğim yine benim tercihim. (Bu yediklerimize yediğimiz naneleri de ekleyebiliriz tabii!)

Pekiii, sen neyle besleniyorsun arkadaşım?




13 Eylül 2016 Salı

merhaba korku

Beni az çok tanıyanlar bilir: Bulunduğum ortamda beni rahatsız eden bir şey varsa -bu şey bi kişi, bi söz, bi sorun olabilir- onu görmezden gelirim başta ve o hiç yokmuş gibi davranırım. Varlığıyla baş edemediğim şeylerin üstesinden gelmek için böyle bir savunma mekanizması geliştirmişim. Hayrını da çok gördüm açıkçası.

İki yıl önce başladığım içsel yolculuğumla beraber keşfetmiştim bu yönümü; tabii ondan sonra bir daha eskisi kadar görmezden gelemedim olan'ı; her ne kadar beni rahatsız etse, keyfimi kaçırsa da...

Kişiliğimizde mi desem içimizde mi desem, bir şekilde bize ait olan, hep bizimle olan ve muhtelif zamanlarda kendini gösteren bazı kilit yönlerimiz var sanırım; yeni yeni keşfediyorum. Bu kilit yönler üzerinde ne kadar etüt yaparsak yapalım, ne kadar yol kat edersek edelim; şekil değiştiriyor, mekan değiştiriyor yeniden karşımıza çıkıveriyor. Önce anlayamıyoruz belki; fakat biraz derin düşünme etüdü ardından zeminde tam olarak aynı kilit nokta olduğu anlaşılıyor. Zira benim bu bi şeyleri görmezden gelme yönümde çok yol kat ettiğimi düşünüyordum, fakat tam iki yıldır ne zaman dara düşsem karşımda tam da bu yönümün uzantılarını görüyorum ve tekrarlıyorum: "yine mi? e hoş geldin madem."

Şimdiiiii :) bu "yine mi? e hoş geldin madem." sözünü alalım, ve biraz daha detaylı bakalım: Öncelikle geleni geldiğine pişman eden bir söz bu; kabul ediyorum. Biraz daha açayım: "Madem geldin, dinliyorum hadi; ne olmamış yine? Neyi öğrenememişim? Neymiş derdim? Anlat anlat tamam dinliyorum!" Bu benim dışarıdan gelen bir başkasına, sevmediğim birine, dışımda görmek istemediğim şeylere verdiğim bir tepki değil. Kaldı ki, öyle bile olsa kabul edilebilir bir yanı yok. Tam olarak kendi içimde var olana, beni geliştirip bir üst versiyonuma taşımak için kendini farklı şekillerde gösteren yönlerime verdiğim bir tepki bu. Şefkatsiz Sümeyra, nolucak!

Bakın şimdi de aynı tepkiyi kendime verdim! Daha da uzar giderdi bu hikaye. Bense hiç bir şekilde yol kat edemeden olduğum yerde sayıklar dururdum. Nitekim -ve iyi ki- öyle olmadı. Birileri bu hallerime benim verdiğim tepkilerin tam tersini verince, bende olana şefkatle yaklaşınca, bana da kendime karşı yelkenleri suya indirmek düştü.

Şefkat kendimde tanımadığım bir yaklaşımdı ve karşılaşınca iyileştirici gücüne hayran kaldım. Çünkü hep güçlü değilim işte; her zaman her şeyin üstesinden tek başıma gelemem; ve şefkate ihtiyacım var iliklerime kadar. Madem ki ihtiyacım var şefkate, demek eksik bırakmışım bunu kendime yaklaşırken. Öyleyse hadi Sümeyra dedim, biraz da şefkatle yaklaş bakalım kendine!

Bunu söyledim ve beklemeye geçtim. Öyle şefkatle yaklaş demekle şefkatli olunmuyor malum...

Şimdi azıcık başa sarıcam; başka bir konuya bağlayıp kaldığım yerden devam edicem. Umarım... :)

Hemen her durumda varlığını bana gösteren sevgili kilit yönümü keşfetmemle beraber bir şeyleri görmezden gelerek aslında onlardan kaçtığımı fark etmiştim. Cık cık cık kaçmak da ne demekmiş? Hiç yakışıyor mu? Sümeyra çok cesur bi kere! Mesela ortamda ateş varsa ve Sümeyra onun varlığından rahatsızsa, ateşin varlığını kabul etmek ne kelime! Sümeyra o ateşin üzerinden yürür hey yavrum heyy; işte öyle cesur! Diye diye korkmadığını zanneden, korkularını korkutmaya çalışan, aslında öyle her şeyden çok da korkmayan (ayrıca her şeyden korkmak da ne öyle? cici kız gibi!) bir Sümeyra olarak varlığımı devam ettirmeye başlamıştım. Şimdi bu iyi, güzel ama öyle her zaman da işe yaramıyor işte!

Kaldı ki; yaramadı da! Atacağım yeni adımlarda, alacağım yeni kararlarda yalnız kalma korkumu iliklerime kadar hissettim geçenlerde. Öyle ki, Gelidonya Feneri'ne çıkıp ormanın içinde Elif'le beraber kamp kurduğumuz gece çadırımızın yanına yaban domuzları indiğinde bile bu kadar çok korkmamıştım! Öyle büyük bir yalnızlık korkusu...

Şu dünyaya yalnız geldiğimizi, her ne kadar bir topluluk içinde varlığımızı sürdürüyor olsak da, en nihayetinde sonsuzluğa yine yalnız gideceğimizi kendime zaman zaman hatırlatırım; ve bi nebze olsun rahatlatır bu düşünce beni. İşte en son hissettiğim yalnız kalma korkumu bu bile dindirememişti.

Adım adım gideyim: Yalnız kalma korkusu denen şey tabii ki bir anda var olmaz. Muhtemelen bu bende çoktaaaan var olan bir şeydi de ben yine varlığından rahatsız olduğum için onu görmezden gelip yerine cesaretimi koymuştum -ya da öyle sanmıştım. Böyle bir durumda, benim gibi bir cesur yürek(!) için yalnızlık korkusunu kabul etmek bile nelerden vazgeçmek demekti! İşte o vazgeçtiğim şeylerin yerini şefkatle doldurmayı tercih ettim bu defa.

Sonrası iyilik güzellik... Yalnızlık korkumdan çıktım yola; korkunun hayatımdaki karşılığıyla da böylece tanışmış oldum. Öncelikle korkmakla korkaklık aynı şeyler değilmiş mesela. Bu ikisini hep aynı kodlamışım bi şekilde. Korkusunu kabul eden kişi artık korkak değildir; bu birrrrr. :) Bu zamana kadar hep burun buruna gelip de görmezden geldiğim korkularıma, o anlarıma şöyle bir dönünce aslında korkunun o kadar da kötü bir şey olmadığını farkettim. Korku da en az sevgi kadar gerekliymiş; bu da ikiiii. :)

Sonunda "iyi ki yaptım!" dediğim şeylerin çocuğuna dönüp baktığımda içinde cesaret görüyorum evet ama azıcık da korku var öncesinde "abi, bindik bir alamete ama hayırdır nereye gidiyoruz?" gibi çok inceden kendini hissettiren bir korku. (tabii o zaman bunun adını korku olarak koymamıştım; şimdi bakınca daha net görebiliyorum.) O şeyi yaptıktan sonra "ne gerek vardı bu kadar korkmaya?" sorusunu yine soruyorum. Ve sanki boşuna korkmuşum gibi hissedebiliyorum ama hayır! O korku attığım adımları kendimden daha emin bir şekilde atmamı sağlıyormuş. Evet, iliklerime kadar korkuyor olabilirim, o korkuyla beraber yürümeyi tercih ediyorum; dediğim zamanlarda ancak asıl amacıma ulaşabilmişim ya da ancak o şekilde yaptıklarımın kıymetli olmuş.

Hiç bir şekilde korkmadığım zamanlar da var. Bir şeyi hiç düşünmeden söylediğim, yaptığım ya da yorumladığım zamanlara dönüp baktığımda; acaba bunu eyleme döktüğümde birilerine rahatsızlık verir miyim, sonunda bir çuval inciri berbat eder miyim diye düşünmediysem sonunda çoğu zaman pişman oluyorum. Bir şeyleri yapmadan önceki bu çekinme halini korkunun bir uzantısı olarak görüyorum. Yine bir şeyi yapmadan önce düşünüyorsam bunun ucu birine olumsuz yönde dokunur mu? diye yani korkuyorsam aslında birine hissel ya da düşünsel olarak zarar vermekten, ve o korkuyla beraber yapıyorsam yaptığımı, yaparken de kolluyorsam sağımı solumu, işte o zaman sonuçları hem benim için daha tatmin edici hem de başkalarına dokunmayan bir şekilde elde etmiş oluyorum.

Beni hiç bir zaman ihmal etmeyip muhtelif zamanlarda tebdil-i kıyafet karşıma çıkan korkuma her zamankinden başka bir karşılama hazırlıyorum bu defa: "E hoş geldin madem" sözündeki merhametsizliğimin yerini biraz şefkatle doldurup onu artık "Merhaba korku" diyerek ağırlamayı tercih ediyorum.

Şefkatin iyileştirici gücüne şükürler olsun. Korkunun hayatımdaki varlığını kabul ediyorum. Korkmadan değil, asıl korkumla beraber yürürsem yürüyüşümün anlamlı olacağına inanıyorum...


11 Eylül 2016 Pazar

mutluluk yanılsaması

Kandırılıyoruz...

Doğduğumuz gün itibariyle önce ailemizde başlıyor bu kandırma seansları; sosyal çevremizde devam edip okul sıralarında perçinleniyor; sisteme karıştığımızda genetik aktarımlarla beraber nesillerce devam ediyor. Birilerini kandırmayı iş edinmiş binlerce ve belki daha fazla mesaja maruz kalıyoruz her gün. Televizyonlar, afiş panoları, sosyal medya, radyo programları, gazeteler, okuduğumuz makaleler, reklamlar ve daha bir çoğu tek bir yanılsamaya hizmet ediyor: Mutlu ol!

Bi daha mı geleceksin dünyaya? Öyleyse seni mutlu edecek kıyafeti giy; seni mutlu edecek okulda oku; mutlu olacağın işte çalış; olmadı mı, başka işte çalış; seni mutlu edecek adamla evlen; mutlu olacağın evde yaşa; çocuk yap ki mutlu olasın; köyde mutlu değilsen şehre kaç; şehirde mutlu değilsen kırsala göç; aşık olmazsan mutlu olamazsın; gerçek aşkı bul, mutlu ol; x restorana gidip z yiyeceğini ye, çünkü kahvaltının mutlulukla bi ilgisi olmalı... Ne yaparsan yap; sonunda illa ki mutlu ol! Sonra da paylaş. Çünkü mutluluk paylaştıkça çoğalır(!).

Mutlu ol. Yetmedi mi? Öyleyse daha çok şey yap ve çok mutlu ol. Bu da mı kar etmedi? E o zaman daha mutlu ol sen de, ne duruyorsun? derken derken mutluluk arsızı olduk çıktık. Şu dünyadaki tek amacımız mutluluk oluverdi. Bir anda mı? Bence insanlar böyle olsun diye zamanında birileri çok uğraştı; ve sonunda başardı. Artık o birilerinin bir şey yapmasına da gerek kalmadı açıkçası. Sistem oturdu; çark dönüyor: Hiç bir şekilde mutlu olamayan ve mutluluğu sürekli ötelerde arayan, kendinden ve kendi varoluş potansiyelinden/gayesinden uzak, belki bundan haberi bile olmayan insan toplulukları bir gün mutlu olabilmek için kendi kuyruklarını kovalayıp duruyor. Üstelik bu döngüye çok yaman bir alış-veriş, ticaret, para da karışmış durumda. İşte o birileri bunun ekmeğini bala banarak afiyetle yiyorlar.

Yemek demişken; eski filmlerdeki kötü adamlar geliyor aklıma: Elindeki o kocaman ve yağlı et parçasını nefes almadan yedikten sonra kahkaha atarak gülerler ya hani; mutludurlar o an. O mutluluğu tarif etmeye çalıştım kendime: adam zamanında muhtemelen çok acı çekmiş; demiş bir kez de mutlu olayım. Öyle ya da böyle bi şekilde mutlu olmuş mu? Olmuş. Bu adama istediğin kadar kötü de; fayda eder mi? Adam mutlu beyler; dağılın!

Şimdi alalım bu örneği kendi hayatlarımıza ve bakalım mutlu olmak için sarf ettiğimiz çabaya, girdiğimiz yollara, düştüğümüz durumlara. Yukarıda bahsettiğim o kötü adamın seçtiği yollar kadar kirli görüyorum girdiğimiz yolları. Bir okuldan mezun olduğu gün, evlendiği gün, çocuğu olduğu gün, yıllarca olmayan bir şeyin ardından koşup da sonunda o şeyi başardığı gün #mutluluk, #mutluyumçünkü, #enmutlugünüm etiketleriyle avaz avaz paylaşım yapanlara baktığımda, o sevimli, tatlı, cici ve aslında bir kadar da mağrur gülümsemenin ardında bizim şu kötü adamın zalim kahkahasını görüyorum. Ve düşünmeden edemiyorum: Kim bilir mutlu olamadığında neler yapmak istedi, aklından neler geçti? Kim bilir bu uğurda kimlere zarar verdi? Kim bilir "mutlu olmak için" çıktığı bu yolda egosunun hangi yönünü besledi? Besledi? Ben de onu diyorum işte: Kim bilir neler yedirdi doymak bilmeyen benliğine ve sonunda bastı kahkahayı; henüz yiyemediklerinin, daha da yiyeceklerinin şerefine...

Derken derken hiç bir şeyden tatmin olmayan gençler peydah oldu (hatta artık genç kavramı bile oldukça yaşlı kalıyor hiç bir şeyden tatmin olmayan küçücük çocuk bedenler yanında). Bir anda mı? O birilerine selam olsun.

Son zamanlarda intihar edenlerin sayılarının ne kadar arttığını biliyoruz: Hayatta artık hiç bir şey tat vermiyor; istedikleri her şeye ulaşmışlar; ne yapsalar mutlu olamıyorlar artık. O intihar edenlere bakıp ahkam kesen topluluğa haykırasım geliyor: Siz kandırdınız. Mutlu olma vaatlerini veren de sizdiniz. Şimdi neredesiniz? Sonra aklıma geliyor: Herkes kendi mutluluğunun peşinde!

Geçenlerde bir arkadaşım sevgilisinin sürekli yeni bir uğraşla meşgul olmaya başlamasından rahatsız: "Tüketiyorsun" diyor, "bir gün bunların hiç biri sana zevk vermediğinde ne yapacaksın?"

İşte bunun müthiş bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum: Bir şeyi, ya da birçok şeyi mutlu olmak için mi yapıyoruz, deniyoruz, sonra sıkılıp bir başkasına başlıyoruz? Yoksa kendi varoluş gayemizi ortaya çıkarmak için küçük deneylerden mi ibaret bu daldan dala atlayışlarımız? Eğer amaç mutlu olmak, iyi olmak, güzel olmak, alkışlanmaksa o kötü adamdan bile daha kötü olduğumuzu bi kabul edelim önce. Yok eğer, tüm bu heyecan, yeniye olan merak, her şeyi deneme isteğimizin bizi taşıdığı nokta kendimizi keşfetmek, neler yapabileceğimizi görmek, var olan potansiyelimizle bütüne katkıda bulunmaksa; işte bu çabayı alkışlanmaya değer görüyorum. Bunun sonunda mutlu olmak yok mudur? Tabii ki vardır. Mutluluğu sonuç olarak yaşamakla, amaç olarak görmek arasındaki çizgiye uyanalım artık istiyorum.

Kendinde yol kat edebilmiş, bütünde hal olabilmiş insanlara bir bakalım: aklıma ilk gelenler, Krishnamurti, Mevlana, Halil Cibran gibi adamların yüzlerinde hiç mutluluk ifadesi gördük mü?

Peki bir ağacın o yıl çok meyve verdiğinde mutlu olduğuna şahit oldu mu gözlerimiz? Meyve vermediğinde "bu yıl da böyle" diye durum paylaşan bir ağaç düşünelim mesela. Mümkün mü? Ağaç yalnızca ağaçlığını yapıyor işte.

Diyorum ki, mutluluk diye bişey yoktur belki. Mutluluk algımızın da olmadığı bir dünya nasıl olurdu?

6 Eylül 2016 Salı

adsız

İsimlerden konuşuyorduk bugün arkadaşlarla. Çocuklara verilen isimlerin yıllar geçtikçe evrilmesinden konu açıldı. Sonrasında "kişinin sadece ismine bakarak bile onun ailesine, ailesinin inancına, hayata bakış açısına dair birçok ipucuna ulaşabiliriz" gibi düşünceler paylaşıldı. İsimlerin kökenlerinden tutalım da dinlerin isimlerimiz üzerindeki etkisine kadar, biz konuştukça konu genişliyor; alt başlıklar çoğalıyordu. Derken derken konu benim ismime geldi. :) Sahi, Sümeyra ne demekti?

"Efenim Sümeyra aslında meyve çağlası demek. Aslında Arapça olmasına rağmen kimileri Yunanca'yla da bağlantı kurabiliyor (bakınız: smyrna)" diye açıklama yaparken, arkadaşım da "evet Arapça gibi ama değil de gibi... Bi Sümeyye kadar Arapça gelmiyor kulağa ama Yunanca olmadığı da aşikar" diye konuşurken içimden "hahh, işte tam da ismim gibi bir hatun kişiyim: zira ne zaman kendimi herhangi kalıba, düşünceye, akıma ya da bir tanıma yakın hissedecek olsam, hem öyleyim hem değilim; ne öyleyim ne değilim; bi öyleyim bi böyleyim" deyiverdim. :)

İsmi başkaları tarafından verilmiş sıradan biri olarak bazen kendimi şanslı hissediyorum. Zira bana ismimle seslenilmesi çok çok kıymetlidir. İsmimi sevdiğim kadar biri seslendiğinde onu duymayı, yazılı olarak görmeyi de bir o kadar seviyorum. (İzzet'e selam olsun; yalnız değilsin dostum! :)

Gelelim asıl meseleye; bu isme yüklenen anlamlara. İnsanların bu ismin vücut bulmuş hallerine giydirdikleri duygu giysilerine, o ismin ete kemiğe bürünmüş haline bakınca gördüklerine... Sümeyra yahu, senin benim gibi bir insan yavrusu işte. Peki o kadar mı? tabii ki değil! "Ah o Sümeyra yok mu Sümeyraaa!" "Sümeyra mı? Yok o öyle şeyler yapmaz." "dur dur, Sümeyra yemez onu, hiç zahmet etme sen." "Asi Sümeyra!" "Sümeyra'nın ipiyle kuyuya inilmez." "Sümeyra dediyse vardır bi bildiği." Daha da uzar bu ifadeler... Herkesin baktığı bir Sümeyra; oradan bakınca görülen başka başka... Peki hangisi bu Sümeyra'yı tanımlamaya yeter? Hangisi gerçek?

Bu soruların bir adım sonrası, şu şekilde kendini gösterivermişti aylar önce: Abi madem bir insana bakınca herkes başka bir şey görüyor, madem bu insan da onların hiçbiri değil; isim vermeye ne hacet? Hadi isim verilmiş bi kere. Ben Sümeyra'yım; ama senin gördüğün değil. Öyleyse kafandaki Sümeyra'nın ötesinden bi yerden iletişim kuralım biz seninle... Böylesi bir bakış açısı epey rahatlatmıştı beni, ve çevremdekilere de başka bir yerden bakabilmiş, iletişimimdeki bazı tıkanıklıkları açabilmiştim.

Tabi isim vermek ya da bir isimle seslenmek derken, yalnızca bizim isimlerimizden dem vurmuyorum bu arada; her hangi bir canlıya ya da eşyaya hatta ilişkilerimize bile verdiğimiz isimler var ya... Eşyasına isim verenleri, bu ihtiyacın nereden geldiğini anlayamamıştım mesela uzun bir süre. Sonra "bu ilişkinin bi adını koyalım artık" diyen hatun kişiler ve er kişiler belirmeye başladı birden etrafımda... Yahu ne önemi var adını koymanın, bu da öyle bir ilişki işte en nihayetinde. Sevgiliyiz biz deyip birbirimizin alanına müdahale etme halimizi ve bir diğerimize koyduğumuz sınırları (sözde) sevgililik adı altında meşrulaştırmaya ne gerek var? Kimi kandırıyoruz ayrıca, sevgi dediğin öyle bir şey mi?

Adım adım gidiyorum; her bir soru cevabıyla birlikte yepyeni bir soruya gebe...

Sevgi adı verilen şeyi de sorgulamaya başladım en nihayetinde. Öyle ya, sevginin olduğu yerde ne gerek vardı sevgiden doğan o ilişkiye bir de isim koymaya? Sevgi kendinden sınırsız değil miydi zaten?... derken derken sevgiyi kendimce tanımlamaya çalışırken, bunu yaparken de haliyle sınırlandırırken buluverdim kendimi.

Ve asıl şimdi buldum! Belki de sorun isimlerde değil; o isimleri kendimizce sığdırmaya çalıştığımız tanımlarda, onları tanımlayarak belirlediğimiz sınırlardaydı! İşte bundan sonrası bende çorap söküğü gibi geldi.

İsim verelim yahu, verelim tabii ki... Bir insan yavrusuna, doğmamış çocuğumuza, evimizde beslediğimiz bir canlıya, çok sevdiğimiz bir eşyamıza, her başımıza geldiğinde bizi yeniden doğmuş kadar hür hissettiren bir an'a, ne isimle seslenmek istiyorsak öyle seslenelim tabii... En benim dediğim, en çok sahiplendiğim, sorulduğunda kendime dair söylediğim ilk şey olan isimde bile hiçbir hükmüm olmamış, bari hayatımdakilere hür irademle bir isim verebileyim...

Tam da bu noktada, önemli olduğunu düşündüğüm bir şeye dikkatimizi çekmek istiyorum:
Birinin, bir eşyanın ya da bir ilişkinin adını koyduğumuzda onu bir tanım çerçevesinde sınırlandırmakla, ona "seni tanıyorum, hayatımdaki varlığını kabul ediyorum" mesajı vermek arasında ince bir çizgi var aslında...
Bu ayrımı yapabildiğimiz sürece bir şeylerin adını koymak, onlara adıyla seslenmek ne güzel!

14 Ağustos 2016 Pazar

ters

Nedendir bilmem, "ters" kelimesini ve ters olan şeyleri pek severim. Üstümü farkında olmadan ters giydiysem mesela, o gün boyunca hiç -ya da daha iyi bi ihtimalle 'uzun bi süre'- değiştirmem; daha doğrusu değiştirme/düzeltme ihtiyacı hissetmem. Birçok kişiye göre ters giden şeylere, tersliklere de öyle kötü, pis, kaka muamelesi pek yapmam açıkçası; dünya hali sonuçta, olur öyle şeyler. Hatta böyle içinden çıkamadığım durumlar için olaylara tersinden bakma oyunu kurup adını "ters köşe oyunu" koymuştum bi zamanlar. Arada oynuyorum, eğlenceli oluyor. :)

Geçenlerde de "her şey tersiyle güzel" derken buldum kendimi; ki ağzımdan çıkan cümleyi daha hazmedemeden "güzel derken?" sorusu çıkıverdi içimden. Sonra değiştirip "her şey tersiyle anlamlı" deyiverdim. İçime bu da tam sinmedi aslında, ama çok da üzerime gitmedim daha yerinde bir ifade bulabilmek için. Bundan ziyade, "bu cümleyle kendime neler anlatıyorum?" sorusuna odaklandım ve dökülüverdi bi şeyler. Öyle ya, "iyi" dediğimiz şey "kötü"nün olduğu yerde anlam kazanıyordu. "güzel" ancak onu kıyaslayabileceğimiz bir "çirkin"in yanında güzeldi. "yanlış" bildiklerimiz olmasa ne önemi kalırdı "doğru"larımızın? peki "günah" algısı olmasa "sevap" almak için uğraşır mıydı birçok insan? ...

gibi gibi düşünceler aklımda dolanıyorken; ben de bu düşüncelerin içinde geziniyorken; ...

"her şey tersiyle anlamlı" ifadesinde içime bir türlü sinmeyen şey "tersi olan her şey ne kadar da anlamsız" ifadesiyle tamamlanıverdi birden. 

İyi dediğimiz şeyler kötü dediklerimiz varken ne kadar da anlamsız... Güzel'e bir çirkin'den yola çıkarak güzel demek bir o kadar gereksiz, boş, ve evet anlamsız. Günah almamak için sevap alma çabası; yanlış yapmamış olmak için doğruyu, daha doğruyu, en doğruyu bulma gereksinimi nasıl da beyhude... 

Dahası da var üstelik. Şu sıra aklımı en çok kurcalayansa mutlu-mutsuz ikilemi. Çevremdeki insanların mutlu olma çabaları dikkatimi çekiyor. Mutlu olmak için verilen mücadeleler, (sözde) mutsuz eden tüm unsurları hayatlardan yok etme çabaları, mutluluğu eşyalara -ya da daha genel haliyle bir 'madde'ye- bağlayıp o eşyaları sömürmeye ve -nedense- sürekli tüketmeye dayalı bir yaşam tarzı sergileme halleri... Ne için? Mutlu olmak, ya da mutsuz olmamak için.

İçimden "mutluluk diye bi şey yok!" diye kocaman haykırmak geliyor böyle durumlarda. Mutsuzluk diye bir şey de varsa arkadaşım bu dünyada, yani tam tersi de mevcutsa, mutluluk boş bir beklentiden daha fazlası değil işte...

Hiç mi mutlu olmaz insan? Olur tabii ki. Öyle bir andır, hayattan beklentilerimiz ve o anda "olan" her ne ise bir şekilde örtüşüp tamamlanıvermiştir. O tamamlanma hissine mutluluk deyivermişizdir; o an mutlu olmuşuzdur da üstelik. İşte o kadar; bi an kadar. Sonrası haz, sonrası bağımlılık, sonrası başka bir şey; ama mutluluk değil... 

Olumsuz şeylere "bunlar da bir gün geçecek, bu karanlık günlerin sonu aydınlıktır" bakış açısıyla olumlama yapılabiliyorken, hayatımızdaki olumlu şeylerin de bir gün geçebileceği "iyi", "güzel" diye etiketlediklerimizin de bir sonu olabileceği çok az aklımıza geliyor -nedense-. Neden olacak? İyi, güzel, mutlu, vs olmak çok tatlı şeyler. Hatta daha ileri gidip bunlara "olması gereken" algısıyla bakabiliyoruz çoğu zaman. Peki bunlar "olan"a ne kadar yakın? Hem "olan"ın yönü yoktur belki; tarafsız ve yargısızdır da "olması gereken" algısı beyhude bir beklentiden fazlası değildir...

Mutluluk -beraberinde olumlu adlandırılan her şey- ve mutsuzluk -beraberinde olumsuz adlandırılan her şey- bile geçiciyse, bunlar hep gelip geçici şeylerse; bizim bu duyguları yaşamamıza neden olan şeyler de aslında pek kalıcı değillerse hayatımızda, aslında biz de kazık çakmadıysak dünyaya, bi an sonramızı bilemiyorsak ve en nihayetinde bu döngünün bir parçası olarak toprağa karışıp sonsuzluğa dönüşeceksek, neyin derdindeyiz tam olarak? Neyi kovalamaktayız an be an? Neyin mutluluğunu, iyiliğini, güzelliğini bulmak çabasındayız?

Adına dünya dediğimiz bu gezegende her şeyin "denge" halinde olduğuna dair bir bilgi var ya elimizde. İnanıyorum da buna. İyi de kötü de dengeli, ve aslında biri bir diğerinden üstün değil; sonuç olarak her ikisi de tam olarak işini yerine getiriyor ya... Bir iyi ölürse, yerine bir iyi; bir kötü ölürse yerine bir kötü doğacak ya "bu dengenin devamlılığı" adına. Biz daha iyi, daha güzel, daha mutlu, daha bi şey olmaya çalıştıkça, dünyanın her hangi bir yerinde birileri -sırf denge'ye hizmet adına- daha kötü, daha çirkin, daha mutsuz olacakmış gibi hissediyorum. Biz "daha iyi"yi kovaladıkça var olan iyimizi de kötü algımıza hapsettiğimizi görüyorum. 

Oysa ne sade bir bakış açısı: iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, mutluluk-mutsuzluk ve benzeri ikilikler belki de hiç yoktur. Deli saçmasıdır belki her biri, kimbilir?


10 Ağustos 2016 Çarşamba

likya yolu günleri - bir :)

İlk gün

Fethiye'den dolmuşlarla Likya Yolu başlangıcına vardık. Bir de Artun, Tuğan, Altan, Alp gibi bir Altuğ bindi dolmuşa. Altuğ çok heyecanlı, tam ekipman, tam konsantre. "Yola başlayın, ben gelirim," dedi. Bu ilk yok oluşuydu.

Gelelim bize... Önceleri asfalt, taş gibi dümdüz bir yol başladı; oradan geniş bir toprak yol gitgide daralarak devam etti. İlk kırmızı-beyaz işaretimizi bulduk; heyecan yaptık; doğru yoldayız. Yol bir yandan daralıp bir yandan dikleşirken, sırtımızdaki 10 ar kiloluk çantalar, 11, 12, yer yer 15 kilo gibi hissettirmeye başladı. İlk manzaramız efsaneydi, ortanca da, son da; hepsi bizi durdurdu. Deniz güzeldi, dağlar dik. Biz yukarıya ve daha yukarıya çıkıyorduk. Bir sesimiz bin sesle bize geri dönüyordu; -klasik hareketim(1)- kollarımı açıp göğe yükseldim; hemen geri indim ki yola devam edebileyim. Arkadan sessiz, yorgun ama mutlu arkadaşlarım geliyordu. Öne geçen örümcek ağlarını açıyor, birimiz yorulunca hepimiz duruyorduk. Bi ara, bu diklik hiç bitmeyecek, sonunda bulutlara uzanan bir merdivene varıcaz diye hayal ettim. Neyse ki düz bir patikaya vardık hemen(2).

Çantalar hafifledi, yollar kısaldı sanki. Bi süre sonra bir köye vardık ve bir pınar bulduk ki aman! Soğuk su, bol bol sınırsız su! Ayaklarda rahatlama, iç ferahlaması ve tarifsiz bir mutluluk patlaması oldu orada (bakınız: fotoğraf). O sırada Artun, Tuğan, Altan, Alp gibi bir Altuğ da yanımızda bitmişti. Belki de hiç olmamıştı ya, kim bilir! Yani, biz bilemedik. Hepimizin ortak hayali arkadaşı Altuğ bi süre yol arkadaşımız da oldu. Sonra yine kayboldu: ikinci kayboluş. İşte sonra da bi daha görünmedi hiçbirimize.



Bitince 15 km'lik ilk etabımız, bir dolmuşa atladık ve Kabak Koyu'na vardık. Orada 10 dakkalık bir patika yolu inip yer bakmaya başladık biz Süm'le; sadece baktık gerçi, bakıp geçtik. Etraf dekor gibi, oyuncular Jamaikalı, birazdan şarkıcı kişi gelecek, klip çekimi başlayacak gibi. Kabak Valley Kamping'le anlaştık, iki de güzel insanla tanıştık(3). Denize giriş pek bi pisti; yine de gelişmesi güzeldi. Bir gün önce yangın ve panik hali varken, bizim gittiğimiz gün süpper dolunay vardı. Kısmet.. Dolunay bizi aydınlattı; biz de sevindik.

İkinci Gün

Aynı muabbet. Deniz, güneş, dolunay, şarap ve bol bol elektro house müzik.

Üçüncü Gün


Otostop - Çok kız sesi çıkarıp kafa şişirmeyelim


O sabah yollara düşeceğiz, kara kara Kabak'tan Kaş'a nasıl gidilir diye düşünüyoruz. Kolay değil, bir gün önce Fethiye'den Faralya'ya canla başla 15 km yürüdüğümüz yolu şimdi dolmuşla geri dönmek istemiyoruz. Kabak Koyu'ndan yukarı caddeye çıkınca amcalara soruyoruz otostop çekemez miyiz diye, "buradan araba geçmez, isterseniz 25 dk sonra dolmuş var" diyorlar. Çaresiz dolmuşun gelmesini bekliyoruz orada bir kahvede.  Kahvede yalnız değiliz. İzmirli iki psikiyatr, Emre ve Orhun, yıllık izinlerini almış, kamp yapıyorlar. İki muhabbet ettik orada. "İzmir de çok abartılıyor yeaaa" demiştim ilk başta. Muhabbet uzadı derken, demez mi bizimkiler "biz Kaş'a gidiyoruz". Sıkıştık arabanın arkasına 4ümüz, Yol üzerinde isteyip de nasıl gideceğimizi bilemediğimiz Patara'ya da uğradık üstelik. Bizi Kaş'a bırakan Emre ve Orhun'la bi yemek yedik ve kamp yerlerimize bıraktılar bizi. İzmir aslında çok güzel bi yer! :)


Eski Devlet Hastanesi bahçesi


Kaş Devlet Hastanesi taşınınca boş bahçesine insanlar kamp atmaya başlamışlar. Denize nazır, ağaçlıklı, tam da kampa uygun bir bahçe. Ufak pis bir tuvaleti ve hortumdan akan suyu bile var. Bir yanımızda sessiz sessiz Erkan Oğur dinleyen, zaman zaman ney çalan bir bilge veya deli var (4). Bir diğer yanda ise iki genç yerleşti biraz utangaç (5). Önceden topladığım çalı çırpıları onlara verdim, karşılığında bize su ısıttılar. Şimdi kahvemizi içiyoruz, birbirimize masal okuyoruz. Ha bir de ağaçların arasından bize bakan koccaman sarı-turuncu bir ay var. :) 


--------------------------------------------------------


Buraya kadar Elif'in günlüğünden notları onun kendine has anlatımına çok müdahale etmeden paylaşmak istedim. Kalemin tekdüzeliğime renk kattı can! :)

Şimdi numaralandırdığım yerlere kendimden bişiler katasım var. :)

(1) Elif, kendi başına kaldığı ve iç huzuru tavan yaptığı zamanlarda kollarını açar ve göğe çıkar. Evet, yanlış duymadınız. Bu hareketi ilk kez bir yaylada yaptığı görülmüş; Amerika'da zaman zaman yaptığı rivayet ediliyor. En sonuncusuna da Likya Yolu'nda hep birlikte şahit olduk. :)

(2) "hemen" derken bol molalı geçen km'lerce sıkı tırmanışlı, üzerinde bir yudum su bulamadığımız bir yoldan bahsediyor aslında. :)

(3) Bu iki güzel insan Ezgi ve Burak. Adlarını öğrenene kadar onlardan hep "şu bizim çift" diye bahsettik. :) Muhabbetimiz koyulaşınca onlarla komşu olduğumu öğrendim. Ayrıca psikoloji, psikoterapi, pdr gibi psikolojik işlerle ilgilendiklerinden Ezgi'yle de bir bağlantıları çıkmıştı. Bu başımıza gelen ilk "yolda karşılaştığımız insanlarla bi yerlerden tanıdık çıkma hadisesi" idi.



(4) Bu bilge veya deli olan adamın çadırının üzerinde kocaman "HİÇ" yazıyordu. Çadırı oraya kurarken o adamı ilk gördüğümde biraz ürkmüştüm açıkçası -nedense!-. Sonra akşam karanlığında Erkan Oğur ezgilerini duymaya başlayınca "Erkan Oğur dinleyen adamdan zarar gelmez" deyivermiş, rahatlamıştık. :) Elif ve ben o adamla tanışmayı çok istedik, ama -yine nedense- yanına gitmeye cesaret edemedik. Tek başına öyle huzurlu görünüyordu ki, rahatsız etmek de istemedik açıkçası. Kim bilir, belki bi gün başka bi yerde tekrar görmek nasip olur. :)

(5) Bu iki genç de Mert ve Burak bizim gibi Likya yürüyüşüne başlamışlar fakat onlar Adrasan tarafından yürüyüp gelmişler Kaş'a. Mevzu bahis yol'sa ortamda muhabbetin dibine vurulurmuş; bunu o gece öğrendik. Yürüyüşlerini, başlarına gelen her türlü zorluğu öyle sevimli anlattılar ki Elif'le ben onları dinlemekten kendimizi alamadık. O gece benim uyuyasım yoktu, Elif'i de uyutmadık. Mert ve Burak "bida hiçbir kuvvet bize o yolu yürütemez" derlerken kendilerini sabahın 4 buçuğunda, Kaş-Limanağzı yolunda bize eşlik ederken buldular. :)



Şimdilik bu kadar :)



likya yolu günleri başlarken

Nisan ayında Elif 'in aklına Likya Yolu yürüme hayali düşüvermiş, bunu da bizimle paylaşmıştı. Ben de katılmayı çok istiyorum, fakat bünyeme güvenmiyorum açıkçası, yine de bi cesaret başlıyorum Elif'in hayallerine ortak olmaya.

Plan yapmamız lazım, işimiz gereği en erken Haziran'da başlayabiliriz yürüyüşe, e sıcak havalar malum, çok uzun da tutamayız. 1 hafta ayıralım dedik, 8 güzel nokta var uğramak istediğimiz, yol haritamız hazır. Tabii yanımıza yol arkadaşı lazım, hem Elif'in Facebook'taki Kamp'a Gel! grubundan hem de benim kocaman arkadaş çevremden bize katılmak isteyenler var, bi ara 9 kişi olmuşuz, 10-11 olma ihtimalimiz var. Biz havalardayız! :)

Bu arada ben kampta çok deneyimli değilim. Bunun yolu var, ormanı var, yabani hayvanları var; kaldı ki ben köpekten bile korkarım. "kız başına" kavramına da -nedense- fazla takılmış durumdayım, diyorum -çoğu zaman içimden, bazen de dışımdan- yanımızda en azından bi erkek olsun. Sadece daha az korkuyor olucam gerçi, ama olsun. 

Nisan ayında kararı aldığımız andan beri, yürüyüşümüzle ilgili bir sürü olumsuz mesaj bize gelmiş, karşılık bulamayıp yön değiştirmişti. Olumlu mesajlara öncelik veriyorduk Elif'le, motive edici videoları izliyorduk. Birileri bu yolu yürüyebilmişse biz de yürüyebilirdik en nihayetinde!

2 koca ay çabucak geçti, yola çıkacağımız gün geldi çattııı. Derken derken biz kaldık mı 4 hatun kişi! Elif, Tülin, Ezgi ve ben. Elif ve ben hem çok hevesliyiz, hem de cesur yürekleriyiz ekibin. Tülin ve Ezgi de çok hevesli olmakla birlikte bizden biraz daha az heyecanlıydılar sanırım. Sonuçta bir ekipte her şey kadar denge de önemliydi, ve onlar hayallerimizle gerçekler arasındaki köprünün vücut bulmuş halleriydi. :) 20 Haziran sabahı erkenden çıkmışız yola Fethiye'den Hisarönü'ne doğru. Biz minibüsteyken bile olumsuz mesajlar gelmeye devam ediyor. "aaayyhhh hava da çok sıcak!" "Bol su alın su sıkıntı." "Uzun çorap giyin, aman ha, her yer böcek sinek!" "Oralar hep akrep!" Bu mesajlardaki iyi niyeti anlıyor, yine de demotive edici kelimeleri görmezden gelemiyorduk artık. Sonunda Elif dayanamayıp bana şunları söylemişti: "Her şey çok güzel olacak, ve olumsuz mesajlara kapılıp şikayet etmediğimiz için çok mutlu olucaz."

Nitekim öyle de oldu. :) Yolun her anı çok kıymetliydi. Yola dair çok şey öğrendik; hayat yolumuzdaki yürüyüşümüze dair çok şey keşfettik o günlerde.

Filin Yolculuğu adlı kitabın ilk sayfasında "Her zaman bizi bekledikleri yere varırız," yazıyordu. Yola çıkarken Elif'e bu sözü okudum, tam olarak ne kastettiğini anlayamadan belki de. Yolla beraber bu söz de anlamına kavuştu; yaşayarak, tam yerinde keşfederek.

Ne mutlu! :)

15 Temmuz 2016 Cuma

rek-lam!

Upuzuuuunn bi zamandır televizyon izlemiyorum, gazete okumuyorum. Haberlerin sunuluş şekli, olayı ifade etmek için kullanılan kelimeler, anlatıcının gereksiz heyecanı, kaygısı, öfkesi, taraf bakış açısı yoruyor.

Tabii gündemden de bihaber olmamak gerekir bi yandan. Tercih ettiğim yollarla bi şekilde sakin sakin takip ediyordum etrafta olan biteni, beni idare ediyordu. Yalnız bu defa da sağolsun sosyal medya bi dakka boş bırakmıyor heyecan, kaygı, öfke alanımı.

Her yer reklam! Alabildiğine! 

Adamın biri geçmiş ekran karşısına bi şeyler söylüyor. Adam haklı veya haksız benim meselem bu değil. Takıldığım nokta söylediklerinin ele avuca gelmeyecek şeyler olması. Gerçi bu da göreceli bi bakış açısı, ama olsun. O noktadan sonra o adamı bi daha dinlemem, dinlersem de söylediklerini önemsemem. Olur biter. 

Tam da bu noktada, sosyal medyadaki paylaşımlardan kendimi alamıyorum. 
Şimdi bu adamı tutanlar zamanında tutmuşlar ya zaten, onlar sürekli reklamını yaparlar, bi yere kadar anlayabiliyorum. 

Peki ya bu adamı tutmayanlar, yukarıda söylediğim gibi saçmaladığını düşünenler? İşin garibi, o adamın tarafında olmayanların da elinden, dilinden, sözünden bi türlü düşmüyor bu adam/lar. Orda burda hiç düşünülmeden laf olsun diye sarf edilmiş cümleler neresinden tutsam elimde kalıyor zaten. Buna rağmen o cümleleri alanlar, evirenler, çevirenler, üzerine edebiyat yapanlar, caps yapıp dalga geçtiğini zannedenler... 

Tam da bu yüzden o adamın tarafında olanlarla, tarafında olmayanlar arasında hiçbir fark göremiyorum. Taraf olan gereksiz itaatiyle, taraf olmayansa -yani, başka tarafta olansa- gereksiz öfkesiyle, kiniyle, nefretiyle tam olarak aynı şeye hizmet etmiş oluyor en nihayetinde. 

Velhasıl, reklamın iyisi kötüsü yok işte. Birileri onları kötülediğini zannederken, bu adamların namı yürüyor; yok yere, durmadan, büyüyerek...







11 Temmuz 2016 Pazartesi

sevgi taşıyıcılığı

Toplumda hepimizin bir rolü var malum. Rol: ne büyük kelime! Mesleğimiz, işimiz, aile içindeki kimliğimiz, arkadaş ortamındaki yerimiz...

Son zamanlarda kendimde ve çevremde en çok gözlemlediğim şeylerden biri bu rollere biçilmiş görevler. Görev olarak yapınca bi şeyleri sanki işin boyutu değişiyor gibi. Mesela babamın işinden gücünden, çalışmasından şikayet ettiğini hiç görmedim. Ve bir çok babanın da öyle... Çünkü bir amaç doğrultusunda çalışıyorlar, "baba" olma görevinin gereklerini yerine getirmek gibi... Ya da bir anne başka çocuklar için yapmadığı bir çok şeyi kendi çocuğu için yapıyorsa yine "annelik" görevini yerine getirmiş oluyor aslında. Kendimden pay biçeyim. Bir öğretmen sınıf dışında her ne yaşarsa yaşasın, kapıyı kapatıp sınıfta derse başladığı an derse ait olmayan ne varsa dışarıda bırakır ve dersi işleme görevini yerine getirir. (tamam, bu her öğretmen için böyle olmayabilir, ama şimdilik konumuz bunu tartışmak değil. :)

Bir de rutin dışında bize özellikle verilen görevler vardır ya, nasıl da bayılırız o ekstradan verilen görevlere! Hele ki "bak canım, çok düşündüm, bu görevi  senden başkasına veremezdim" diyen biri varsa. O ayrıcalık duygusu, ahh!

Bize sonradan yüklenen, bizim de seve seve (?) kabul ettiğimiz bu tüm rollerin dışında her yerde, girdiğimiz her ortamda hiç değişmeyen, bizi diğerlerinden ayırmayan tek ortak noktamız var aslında: insan olmak.  Yalnız, bazen unutuyoruz sanki... Unutmamak için kendime bir yöntem buldum, çok paylaşasım geldi. :) Madem edindiğimiz hemen her rol için birileri tarafından bir görev belirlenmiş, insan olmanın görevini de kendimce buldum diyelim. Hatta, BUUULLLLDUUUMMM! :)
"sevgi taşıyıcılığı" :)

Gittiğimiz yerlere sadece kendimizi götürsek ne ala! Ama öyle olmuyor işte... En ufak bir kaos, kriz ortamında çıkıveriyor içimizdeki canavar ve kusuyoruz ne varsa içimizde; öfkeyle, nefretle, kinle, belki daha fazlasıyla... Sadece bununla kalsa iyi ya, kalmıyor ve büyüyor ortamdaki kaos hali üstelik çevremizdekilere de bulaşarak. Ne gereksiz!

Diyorum ki, böyle durumlarda sevgi taşıyıcılığı görevimiz gelse aklımıza ve "bi dakika" desek, şöyle bi nefes alıp kaos alanına girmesek... Olaya dışarıdan bakıp, öfkemizle ya da başka türlü duygularımızla değil de sevgimizle dahil olsak ortama, illa dahil olacaksak.

Tabii, böyle durumlarda genelde "polyanna" olmakla, yapmacıklıkla, samimiyetsizlikle, fazla iyimserlikle yargılanabilir benim gibi düşünenler. Sonra bide dalga konusu olur: "hı hıı bardağa dolu tarafından bakalım yani?" diye söylenmeye başlayanlar olur mesela. Bardağı bi kenara bırakalım şimdi. Mevzu iyimserlik de değil. "İnsan olmak" gibi ayrıcalıklı bi rolün gereklerinden bahsediyorum. Aslında çok da ayrıcalıklı olduğunu düşünmüyorum bu arada, sadece çok çabuk unutulduğundan, çok az kişi hatırladığından bu kelimeyi kullandım.

Tamam, her ortamda bu sevgi hali an be an korunmayabilir. "sevgi taşıyıcılığı"nın bir diğer görev tanımından bahsedicem şimdi: Sevgimizi ortaya koyamıyorsak bile öfkemizle, kinimizle, nefretimizle bizden çıkacak sözlerle kaosu daha da büyümeden olduğu yerde bırakabiliriz en azından. Koca dünyada, küçücük dünyamıza bir kaos bir kriz daha eklememiş oluruz, fena mı?

Öfkelenmeyelim, öfkemizi dile getirmeyelim de içimizde mi kalsın? Kalmasın tabii. Yeri gelir, öfke de dile getirilir. Zaten mümkünse hiç bir duygumuz içimizde kalmasın, dile getirilsin. Ama tam da vaktinde. Daha büyük bir kaosa mahal vermeden. O kaos ortamından çıktıktan sonra sakince dile getirelim tabii... Dile getirelim ki içimizde de başka bir krize neden olmayalım.

İnsan olmanın sorumluluğunu taşımaktan bahsediyorum. Ben "sevgi taşıyıcılığı" derim, senin için "insan olmak" başka bir şey ifade ediyordur, başka bir görev tanımı bulursun. İlla görev tanımı yapılmalı mı? Bence herkes kendince bi ucundan tutmalı bu meselenin. Sonra "vay efendim bu insanlık nereye gidiyor?" dememek için...

Bir video ile noktalıyorum yazımı. Aylar önce Elif bahsetmişti bu adamdan, izlemek, büyülenmek, heyecanlanmak bugüne nasipmiş.

"Sevmek lazım; deli gibi sevmek lazım; çok sevmek lazım," diyor, ne güzel diyor! :)




29 Haziran 2016 Çarşamba

bombalar, olaylar

Bugün yine bir patlama haberi geldi... Sosyal medya yıkılıyor. Facebook "güvende olduğunu söyle" bildirimleri gönderiyor... Herkes yakınlarını arıyor, soruyor, merak ediyor. Görmediğimiz, bilmediğimiz, tanımadığımız birileri can veriyor... Birileri belayı, laneti, kınamanın bin türlüsünü dilinden düşürmüyor, daha önce de bunu defalarca yapıp hiçbir işe yaramadığını yine defalarca gördüğü halde...

Ne çok yaşar olduk bunları... 

Geçtiğimiz aylarda da Ankara’nın göbeğinde büyük bir patlama olmuştu, yok yere ölen/öldürülen onlarca canı sonsuzluğa uğurlamıştık… Bu patlamalar canımı sıkıyor, neye nasıl tepki verebileceğimi bilemiyordum. Hele suçlu-suçsuz yoksa aslında ortada, patlayan canlı bomba da, adı üzerinde bi can taşıyansa… Düşünmenin çok zor geldiği günlerden biriydi ki seyir grubumuzdan arkadaşım Aslı bir paylaşım yaptı:

14 Mart 2016
Ülke içinde yaşanan bu durumu nasıl yorumlayabileceğimi bilmiyorum. Duruma belirgin şekilde taraf bakıyorum. Alevi kökenli bir aileden geliyorum, bu soyundan geldiğim kültürün korkularını, yakılıyor, yıkılıyor olma bilincini taşıyorum. Tabi en belirgin korkum hedef olmak, hedef olunan bir grubun üyeleriyle bağım olması korkusu çok yoğun yaşıyorum. Bu yaşanan ölümleri içimde ağırlığını yaşıyorum. Yaşanan bu durumun kim bilir daha doğmamış kaç nesli yaraladığını düşünüyorum haksızlık gibi geliyor. Bu yaşanan büyük acı diyeceğim, insan beden ve ruhlarına yapılmış eylemin gerçekliğini görmem ve nötralize etmem için bağlarıma ihtiyacım var.

Bu cümleleri okuduğumda içim bi tuhaf olmuştu. Hem, evet ben de rahatsızdım bu durumdan ve nötr bakamıyordum olaylara; hem de bu mesaja günlerce başka kimsenin cevap vermemiş olmasından yana kafamda soru işaretleri vardı. Ayrıca, Aslı’yı anlamaya çalışıyordum, fakat “hedef olmak” meselesine iyiden iyiye takmıştım. Bunu içimde daha fazla tutamayarak Aslı’ya yazdım:
“Hedef olmak seni neden korkutuyor? Hedef olsan ne olur?”
Aslı şöyle cevap verdi: “Hedef olsam hiç bir şey olmaz insanların bu şekilde öldürülmesi hiç adil gelmiyor. Ayrıca sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum.”
Aslı’yı anlamaya çalışıyordum. Günlerce sürdü sorularım kendi içimde. Bu “sevdiklerimizi” “yakınlarımızı” kayırma durumu da hiç adil değildi mesela. Yine de bir türlü ifade edemiyordum kendimi, sorularımı açıklığa kavuşturamıyordum. İçimde insanlarla paylaşmak istediğim milyon tane şey vardı. Önceliği bu konuya vermiş oldum. Ayrıca o sabah 11 sularında Taksim’de patlayan bomba da Aslı’ya cevap verme sürecimi hızlandırdı tabii ki…
19 Mart 2016
Sevgili Aslı, canlarım...
Geçen gün Aslı’nın yazdığı ülkemizde olan bitenlere dair, benim de sorgulamalarım aylardır devam ediyordu, kendimce bi yerlere vardırabildim bugün, şükür. Sizinle hissiyatımı paylaşmak istiyorum.
Mesai fazlası çalıştırmaya bayılan birçok kurumun, şirketin gelen bomba ihbarlarıyla beraber, önümüzdeki iki hafta için mesai saati dışında kalan tüm toplantıları ve ekstra çalışmaları iptal ettiği haberini aldım; çalışanlarının "güvenliği için"... Sabah haberi alınca tabi yazıyor arkadaşlar şehir dışından, “n’olur Taksim’de değilim-güvendeyim deyin,” diye. Bir an, bu zoraki ve yapay güvende oldurulma durumumun gerçekliğini sorguladım. Sonuçta kayırılmıştım, (sözde) korunmuştum birileri tarafından ve mutlaka evde bu ihbarlar neticesinde kendiliğinden ödün vererek dışarı çıkmayıp kendini kayıran birileri de var...
Ölü haberini alınca içim öyle yandı ki (yandı ifadesinin gerçekliğine  dikkat ediyoruz). Ben olsaydım ölen dedim yaa, (buradaki yaa da içinde bulunduğum duygu durumu temsil ediyor) kim bilir neler bıraktı ardında. Nasılsa benim bırakacak bir şeyim de yok geride, çocuk vs... Kim bilir neler yaşayacaktı... vs...
“Hedef olsaydım?” ı düşündüm Aslı, kendimi senin yerine koydum, hatta bu ifade de bana yapay geliyor, bir anlığına Aslı oldum diyelim, Sümeyra'nın iç bakışıyla etrafında olan bitene bakabilen bi Aslı oldum. Ve düşündüm, ailemi, atalarımı, yaşadıklarını, sonrasında kendime giden yolda kolaylaştırıcı görevi yapmak üzere çözümledikleri tortularını, çözümleyemeyip bana miras bıraktıkları korkularımı, sevgisizliğimi... Anlıyorum Aslı, hedef olmak istemeyişini, çözemediklerini, birilerinin bi hakla birilerini öldürmeye cüret edebilmelerine verdiğin anlamsızlığı... Anlıyorum...
Yalnız biz artık bu noktada değiliz, insanlık bu noktada değil... Korkmak, hedef olmak istememekteki kendini kayırma durumu bana çok daha büyük bi haksızlık gibi geliyor... Korkuyla yaşamaktansa ölelim hatta daha iyi... Tam da bu noktada bakış açımı değiştiriyorum:
Ama ölmedim, hedef olan ben değilim, demek ki bitmedi... Demek geride bırakacağım dünya ile işim bitmedi henüz... Bu iş ne ola ki? ...
Dünyadaki muazzam dengeyi gözlemliyoruz her an, her gecenin ardındaki gün doğumunda... Şimdi burada bir bomba patlıyorsa biliyorum ki aklımın sınırlarının alamayacağı muazzamlıkta bir güzelliğin sancısı... Farkındalığım öncesindeki sıkıntılı hallerim geliyor aklıma... Bak şimdi de birkaç gün önce sıkıntısını dile getiren Aslı oluverdim... Büyük resme bakınca böyle... Dünyaya daha yukardan bakınca bir denge var evet, dönüyor, bu gerçek, diğer tüm duygu durum yaratacak kaos hali de gerçek ve dengenin bir parçası.
Kamerayı daha aşağı indirip kendimi makroya aldığımda, nefes alan Sümeyra gerçek, mikrodaki diğer tüm duygu yaratacak kaotik düşüncelerim de benim bir parçam.
Bu noktada ne yapmalı?
Olanı, olduğu haliyle kabul ediyorum... Her ne yaşanıyor ise dünyada, bunun benim küçücük aklımla, Sümeyra olarak tartamayacağım kadar muazzam bir amaca hizmet ettiğini biliyor, buna inanıyorum... Aklıma Sibel Bilir sözleri geliyor: "Elinizde beş tane parmak oluşacak, siz elinizle bir şeyler tutabileceksiniz diye milyonlarca hücreniz öldü." Demek bir şeylerin doğması, var olması için bir şeylerin ölmesi gerekiyor...
Değil mi ki bunlar hep nefretin, sevgisizliğin sonucu en temelinde, öyleyse burada bize bir görev düşüyor...
Ölmek de var, hedef olmak da var evet, büyük plana bu şekilde hizmet edecekse bedenimin yok olması, eyvallah... Ya büyük plana başka türlü hizmet ediyorsam? Ya içimdeki öfke, nefret, kin tortuları besliyorsa dünyadaki şiddeti?
Hadi diyelim ölmek kötü bir şey. Kimse ölmesin… Öyleyse biz  de öldürmeyelim cancazım, içimizde olan bitenleri öldürmeyelim. Sevgisizliğimize, nefretimize dünyevi hırslarımıza, arzularımıza savaş açmayalım mesela... Onları tanıyalım ve şifalandıralım...
Yukardan bakınca bizim kendimize yaptığımızla bugün olan bitenler aynı düzlemde...
Bunlar dile kolay, akla zor şeyler biliyorum... Şimdi söyledim ya, en sorumlu olan da benim bu sözlerden biliyorum ve sorumluluğuma sahip çıkıyorum... Bunlar, dışarda olup bitenlere bakıp iç rahatlatma satırları değil... Bir sorumluluk çağrısı... Olanı olduğu gibi kabul edelim, aklımızdan geçenlerle “olan” a nasıl hizmet ettiğimize bir dönüp bakalım...
Bağ olmak nasıl muazzam... Bunu tadalım hep birlikte...
Sorumluluk alalım gayrı...
Sevgiyle kalalım, sevgili olalım gayrı...



Bu yazıyı sorusuyla birlikte paylaşmama izin verdiği için Aslı'ya sonsuz kez teşekkür ederim... O sormasa, paylaşmasa yazamazdım.






27 Haziran 2016 Pazartesi

cennet papağanı

Bu yazıyı 4 Şubat'ta yazmışım. Tabii o zamanlar düşünceleri yazılarda, yazıları blogta bir araya toplamak gibi bi fikrim yok, sosyal medyada paylaşıyordum ancak. Şu aralar yazılmayı bekleyen çok şey var ama çok gezmekten yazıya dökmek için yeterli zamanım yok sanırım. :)
Şimdilik eskileri toparlamaca ile devam edeyim, keyifli okumaca olsun size de.. :)

Geçen yaz saçıma -çok değil ,sadece- dört renk attırdığımda bi arkadaşım "cennet papağanı" yakıştırması yapmıştı. :) Dün bi mevzu hakkında konuşurken benim için rengin, çeşidin ne olduğunun bi önemi olmadığını hemen her ortama uyum sağlayabileceğimi ifade ettiğimde başka bi arkadaşım "bukalemun gibi hatunsun zaten" dedi. :) Onlar kendilerini bilirler, ve kendilerini ne çok sevdiğimi... Göz kırpan yüzBugün tanımadığım bi adam saçımın yeşilini görünce "gökkuşağına dönmüşsünüz" dedi. Ne hoş bişey söylediğinin farkında değildi, ikimiz de çok eğlendik. :)  
Özellikle son iki yıldır kendimin ve bir şeylerin farkına vardıkça değişiyorum, dönüşüyorum, çoğalıyorum da aslında. Bu da dışa biraz fazla renkli yansımış olabilir kabul ediyorum. :) 
Bu dönüşüm sürecinde oluşmakta, dönüşmekte olan şeklime ya da kişiliğime yönelik "güzel" "çok yakışmış" vb. yorumların ötesinde sıradışı sözcükler duymak pek bi keyifli geldi. :) Hatta bugün "hiç yakışmamış" sözünün bile -bile diyorum çünkü ilk bakışta olumsuz gibi görünüyor- ardındaki sevgiye şahitlik edebilen gözüme gönlüme şükrediyor, ve bana "hiç yakışmamış" diyerek bu şahitliği tatmamı sağlayanlara gönülden teşekkür ediyorum. Yeşil kalp 
Velhasıl dostlar, illa bir şeye güzel diyeceksek, özgünlük çok güzel gelsenize! :)

Bu fotoğrafta Tahtalı Dağı'nda bir cennet papağanı görmektesiniz :) 
saçımın yeşilli olduğu zamandan :) 💚
flora akdeniz bahçesi'ndeyim aynı zamanda. Severim öyle çok 😍



15 Haziran 2016 Çarşamba

kendime tavsiyeler mektubu

Canım insan, asi yanım, sivri dilim,

Daha dünyaya gelmeden önce başlamış varoluş kavgan... Senden önce var olan birileri başlamış hakkında dedikodulara... "Kız mı olacak, erkek mi?" "Aman canım, sağlıklı olsun da ne olursa olsun...ama önce, hayırlısı olsun!" "Peki adı ne olacak?" "En çok anneye mi benzeyecek, babayı mı?" "Peki en çok kimi sevecek?"

Sen daha dünyaya gelmeden başlamış çilen.

Hadi bi şekilde geldin dünyaya, isminin ne olacağına bile başkaları karar vermiş. Annen, baban, akraban... bi başkası işte! Gönüllerinden sana hangi isimle seslenmek geçiyorsa. Bazen bunda da karar verememişler üstelik, iki isim takmışlar. Daha dünyaya geldiğin gün cinsiyetin ve adınla iki etiketin olmuş!

Kızsan pembe giysilerin olmuş, erkeksen mavi... Ya da annen baban hayal kırıklığına uğramak istemedilerse sen doğduktan sonra, olur ya, erkek beklerler de kız çıkarsın maazallah, renkler daha esnek olmuş: sarı gibi, yeşil gibi... Çünkü daha doğduğu günden bir rengi olmalıymış insanın... Olur'u buymuş. Bu renk her ne ise de bi başkası karar vermiş. Annen, baban, akraban... bi başkası işte! Böylece bir de renk eklenmiş etiketlere.

Önce anlamamış gibi yapsan da sevmişsin bu etiketleri, kabul etmişsin. Böylece kabul edilmek hoşuna gitmiş. Bakmışsın işin olur'u bu; etiketleri kabul etmekle kalmayıp sahiplenmişsin de üstelik.

Bebek demişler sana, çocuk demişler, öğrenci, ergen, genç kız, delikanlı, kadın, adam... Üstelik bu etiketlerin her birinde kriterleri de varmış başkalarının ve bir de niteliği varmış her bir kriterin: mesela okula gidiyorsan öğrencisindir, notların yüksekse iyi öğrencisindir, düşükse vay haline! Büyümüşsün, meslek/iş-güç sahibi(!) olmuşsun. Önce sana bir isim veren başkaları, sonra bu isimle seslenmekle -her nedense- yetinmemişler: hanım demişler, bey demişler...

Ne kadar çok etiket oldu, üstelik önüne hiç düşünmeden getirilen sıfatlarla birlikte. Sen de sayabildin mi? Belki çok daha fazlası...

Başta hiç anlamamışsın, ama sevmiş ya da kabul edilmemekten korkmuş olacaksın ki almışsın bu etiketlerin her birini üzerine, yanına, sırtına. Ve anlamamışsın her birini günün birinde seni bu kadar çok(!) düşünen, senin yerine bir şeylere karar verebilen başkalarından kendini korumak için etrafına duvarlar örmek üzere kullanırken aslında neyi amaçladığını. Etiketler gelmiş; sen her birini alıp duvarını örmek için kullanmışsın. O etiketlere yüklenen sıfatlar duvarlarını daha da güçlendirmiş üstelik. Bir okuldan mezun olmuşsun, mezun olmak duvar için ne kadar iyi bir malzemeyse "iyi dereceyle" mezun olmak sıfatı da o kadar güçlendirmiş duvarını; ya da "çok zor" mezun olduysan gardını almalıymışsın başkalarına karşı, yine iyi bir güçlendirici olmuş bu duvarların için.

Büyüdükçe daha çok etiketin olmuş; duvarların da büyümüş. Duvarların ne zaman etrafını sarar hale gelmiş, o zaman demişsin "artık bana hiç kimse karışamaz!" Özgürlük bayraklarını dikmişsin. Her istediğini istediği şekilde yapan, sınırlarından içeri hiç kimseyi almayan, "burası benim alanım! burda benim kurallarım geçer, anlıyor musunuz? Benim!" diyen biri oluvermişsin... kah ağlayan, ama yine çok güçlü olmanın verdiği yalnızlıktan; kah gülen özgürlük kahkahalarıyla...

Sen ne kadar yalnız olduğunu, tek başına ayaklarının üzerinde durduğunu düşünsen de pek yalnız değilmişsin aslında... Çevrendeki herkesin de böyle duvarları olduğunu fark edememişsin. Herkes birbiriyle duvarlarının ardından konuşuyormuş üstelik. Biri o duvardan seslenir olmuş "doğru olan budur, yanlış olan şu" diye, diğeri de kendi duvarından... Duvarların ardından sesini duyurmak oldukça güçmüş. Bunca kalabalık, bu gürültü de bundanmış meğer. Bu koca gürültünün tek sebebinin karşı duvarla tam olarak aynı şeyi yapmaktan olduğunu görememişsin, hırsından daha da güçlenmişsin...

Sınırlar çizmişsin kendine; ama göremediklerin bununla sınırlı kalmamış olacak ki sadece duvarlarının içinde gönlünce dans ediyor olmanın aslında tam olarak özgür hissettirmediğini de görememişsin. Canın sıkılmış, "herkesin benimle derdi ne?" derken şöyle bir dışarı bakıvermişsin duvarlarından, dışarısı da pek bi keyifliymiş üstelik, o keyfi tatmışsın. Yalnız ne zaman sana duvarlarıyla yaklaşan biri olsa, korkmuş; yeniden duvarlarının içine  kaçmışsın. "Ya duvarlarıma bir zarar gelirse, ne yaparım? Ne emekler verdim özgürlüğüm için, yıktırır mıyım öyle kolay?" derken bile özgürlüğünün bir başkasının sana atacağı bir adım kadarla sınırlı olduğunu görememişsin. Sıkılmışsın, bunalmışsın ama belli etmemişsin. Çünkü belli edersen o duvarlar yıkılır, alanına girerlerse ne yaparsın? Ve en garibi, o duvarlar sadece senin sanmışsın. Evet, kendi ellerinle örmüş olabilirsin, ama başkaları tarafından sana yüklenen etiketlerle savaşayım derken, duvarlarını oluşturan asıl malzemenin yine o etiketler olduğunu görmemişsin. Kimbilir, belki de görmek istememişsin...

"Duvarlarının içindeyken yaptığın şey her ne ise, onu dışında da yapamıyorsan aslında özgür değilsin, çünkü o duvarın sınırlarına bağlısın" desem hayal kırıklığına uğratmış olur muyum seni?

"Belki de koruyacak, ve korunacak hiç bir şey yoktur şu hayatta," desem değişir mi bakış açın? Kendini korumak istemeni anlıyorum. Ya seni başkalarından koruyan zaten kendi'nse?

Bunca zamandır üzerine yük olan başkalarının seninle olan dertleri değil de duvarlarının ta kendisiyse?

"Kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum," diyorsun ya duvarlarının içindeyken, "koşma" potansiyelini hatırlatasım geldi bi an. Bir gün koşmak istediğinde o duvarlara ilk çarpacak kişi de sen olacaksın. Canın yanar, kıyamam.

Diyorum ki, kaldıralım artık şu duvarları aradan... Yanmasın artık canımız kendimizi ifade edicez diye duvarlarımıza çarpmaktan... Sessizce konuşalım anlaşabilmek için, yormayalım kendimizi, birbirimizi... Sınırları kaldıralım da gardımızı almadan yaklaşalım birbirimize... Alan verelim birbirimize akabilmek için... Ardımızda duvarlar bırakmadan dilediğimiz gibi koşalım, özgürleşelim...

Severim seni... Sen de sevsene, hadi!


aşk bu mu, sevda bu mu, hayaaatt bu muu?

Bu yazıyı ilk yazdığım zamanlar, yani 4 ay kadar önce, çok doluydum çevremde gördüğüm, zamanla azalmayıp hızla yayılmakta olan "aynılığa". Evliliklerin ve kadın-erkek ilişkilerinin abartılmasına, "mutluluk" olarak adlandırılan şeylerin yine adına "yuva" denip sevimli hale getirilmeye çalışılan dört duvara ve içindeki eşyalara dayandırılmasına, aşk olarak adlandırılanın reklam yapaylığında yaşanmasına... (oofff! ne çok şey varmış! ki bu kadar da değil üstelik!)

Bir öfkeyle ve bir o kadar da hayretle dökülüvermişti içimdekiler. Şimdi öyle büyük hayretler içinde değilim açıkçası. Ayrıca öfke de yok eskisi gibi. Hayır, alıştığımdan ya da bu akıma kapıldığımdan değil. Gidişattan hiç de memnun olmayan biri olarak, "aynı"lardan sadece şikayet ederek bir yere varamayacağımı artık daha net gördüğüm için. Bu konuda ya da hayatımın başka alanlarında özgünlüğümü tattıkça daha iyi anlıyorum işe önce ve ancak kendimden başlarsam yol kat edebileceğimi, çevremdeki büyük dönüşüme katkıda bulunabileceğimi...

Yani daha az şikayet, daha az laf; ve çok hareket!

Yine de, burada da bi kez daha paylaşasım var zamanında içimden fazlaca geçenleri...

Arkadaşlarımdan söz, nişan, düğün haberleri alınca öyle mutlu oluyorum ki... hele de yıllardır birbirlerini bekliyorlarsa, seviyorlarsa da iş-güç-para gibi dünya meşgalesinden bi türlü(!) kavuş(a)mıyorlarsa. Ne kutsal bi şey öyle değil mi?

Kutsal da arkadaş, bi o kadar da normal, farkında mıyız? İnsanlar doğar, yer, içer, sosyal ihtiyaçlarını karşılar, evlenir(?), çoğalır ve ölürler (tabi sıralama her zaman böyle olmayabilir :). İçinden bi tek evlenmeyi seçip onu süsleyip püslemeye ne gerek var? Tabii ki özeneceksin, mutluluğunu paylaşacaksın, düğününe herkes gelecek kurtlarını dökecek, ona sözüm yok. Peki bu abartı son zamanlarda yalnızca benim mi dikkatimi çekiyor? Hadi amaa, yalnız olmadığımı biliyorum! :)

Arkadaş altı üstü bi imza atacaksın, sonra da aile olacaksın. Peki "bi kere evleniyorum içimde kalmasın" neyin kafası? Bekar hayatında oturduğun koltuğa evlendikten sonra oturunca kambur mu oluyorsun? İlla yepyeni mi olmak zorunda her şey? Yine en modern yemek takımından yemeyince geçmiyor mu boğazından "cicim aylarında"? O kadar masrafa ne gerek var? Zaten "adetler" almış yürümüş. Önce isteme olacak arkadaş! sonra söz, sonraaa nişan, sonra da kına, nikah olmazsa olmaz, veee düğün.

Altı üstü evlencen diye 6 merasim neden? bide bunların öncesinde alışveriş kısmı var tabii. Kıyafet, bohça, kuaför vs. Yine ilgilenmediğim için sadece bu kadarını biliyorum, ki bu kadarı bile sadece kelime sayısı bakımından düşününce bile çok bana. Ve aslında eminim çok daha fazlası!

Sonra bi de aile faktörü var. Kız tarafı, oğlan tarafı.
O karşı taraftan (neden karşı oluyorsa?) istenen şeyler... "aaa bu olmazsa içimde kalır"lar... Sonra bide "yalnız biz evlenmiyoruz ki aileler de evleniyor sonuçta" tarzındaki basmakalıp cümleler... Ailelerin evlenmesi nedir ya? Zamanında evlenip ağızlarının payını (şu zamana kadar gördüğüm çoğu için söylüyorum) almışlar zaten! 

Hiç rahatsız olmuyor musunuz gerçekten bu cümleleri kurarken? Hiç aklınızdan geçmiyor mu "bi dk ya istediğim gerçekten bu muydu? Ben bu gidişatı değiştirebilirim." gibi devrim niteliğinde bi düşünce? Sonra ben bu şekilde ifade ettiğimde, "ama sümeyracım bak bi kez gir içine, öyle olmuyor, ben istemez miyim öyle olsun?"lar. Evet bundan 3 yıl kadar önce girecek gibi oldum, baktım olmuyor, çıktım. :) o kadar da netti yani. Çoğu arkadaşım artık "ya bi imzayı atsal da olsa bitse" diye düşünüyor biliyorum. Derdiniz bi imzayken bu çile nedennn?

Siz de sıkılmadınız mı bunlardan? Bi kere müstakbel evli çiftimiz kendilerinin bu zamana kadarki ailelerinden ayrı bi aile olacaklarının farkında mı mesela? Bu önemli bi soru bence. Aaa yapmayın ama! Tabii ki ailenizi silin atın, hiç dinlemeyin demiyorum. İletişim denen bi şey var ya, o da bi ihtiyaç hani. Ailelerinizle ve müstakbel eşlerinizle ama önce kendinizle samimiyetle iletişim kurmayı deneseniz belki de bunlara hiç gerek kalmaz. Bakın tüm bunları bile düşünürken nerede kaldı o büyük aşkınız, sevdanız?
Buysa, siz evlenedurun -yani bunca telaştan fırsat olursa- ben memnuniyetle yokum :)
Bu arada, "Sümeyracım seni de görücez"leri çok duydum. Hiç bi zaman istediklerini göremediler. :)

Not: "Peki buna karşılık, ne yaptın Sümeyra? Ne adım attın?" diye soracak olursanız, o da başka bir yazıda... Belki, bi ara... :)


12 Haziran 2016 Pazar

"yaz!" gelince...

İçimde tutabilemediğim şeyler var!

Tutmayım, bağlamayım, her ne ise içimdeki onları kafa hapsinden çıkarayım istiyorum. Söylenmeyi bekleyen kelimelerim özgürlüklerine kavuşsunlar, beni de hürleştirsinler istiyorum gayrı...

Kafamda hep milyon tane şey olurdu da, ya bir muhatap bulur söylerdim; ya da bi şekilde o şeylerle birlikte yaşardım işte! Yalnız şu sıra kendime kalabalık geliyorum! Evet, İstanbul gibi...

İçimden bir şey çıkıverdiği günden beri, her gün yeni bir Sümeyra'ya doğuyorum... Sürekli bir devinim halindeyim, değişiyorum, dönüşüyorum... Bir gün inandığım şeyin ertesi gün yerinde yeller estiğini görebiliyorum. Bunlar çok köklü inançlar olmak zorunda da değil ayrıca. Mesela yıllarca "ben onu sevmem" diye uzak durduğum bi şeye aslında ne kadar yakın olduğumu görüyor, "severim" diyerek yaptıklarımın sevgiye yakınlığını sorguluyorum. Dün kendimden emin bir şekilde "doğru" dediklerimin bugün o kadar da doğru olmadığını görüp şaşıyorum. Öyleyse bundan sonraki her gün sürpriz bana, her günümü, her yenimi öyle kutlayasım geliyor ki...

Her gün bir yenime "merhaba" derken heyecanla, çoğu zaman hayretle, eskilerimle vedalaşmak konusunda biraz tembel olduğumu fark ettim geçen gün. Yeni gelsin hoş gelsin, ama eski de dursun hele bir, ne olur olmaz... Kalabalıklığım tam da bu noktada başlıyor!

Eski, yeni milyon tane kelimem, cümlem, sözüm var içimde muhatap arayan, gün yüzüne çıkmayı bekleyen! Her birinden ayrı ayrı, aynı mesajları alıyorum: "beni de söyle, ben de varım bak, senin var'ınım". Ne çok şey yüklemişim o kelimelere, sevgim, nefretim, saygım, öfkem, şefkatim, merhametim, kızgınlığım, asiliğim, sivriliğim, tembelliğim, şımarıklığım, abartım, aynılığım, farklılıklarım, çok bilmişliğim, hiç bilmezliğim...

Şimdilerde hep bir yazma isteği. Hep yazardım da bir muhatabım olurdu genelde, ona yazardım. Muhataba yazmak çok güzel, ama özel birine yazmanın beni artık beslemediğini anladığım gün herkese açasım gelmişti yazılarımı. Bir "ohh!" bir ferahlama hali... Kelimelerim varlıklarını teyit etmeye başladılar hem de bambaşka kişilere bile.. Yalnız, yenilerimi yazıya dökmeye çalışırken, eski ifadelerimin dilime bağ olduğunu görüyorum. Onların da varlıklarını gösteresi var belli ki...

Böyle böyle 15 tane falan taslak halinde bekleyen yazı oluştu bir hafta içinde... Her geçen gün de yenileri ekleniyor... Bunlar yıllardır içimde tutup da bir türlü ifade edemediğim, herekse şeffafça söyleyemediğim şeylerden oluşuyor. Vakti geldikçe paylaşacağım her birini...

Bunu yapmak neye hizmet edecek bilmiyorum. Okuyana karmaşık gelebilir, ki ne kadar karmaşık bir süreçten geçiyor olduğumu da gösterir aslında bu. Ya da benim her şeyi nasıl da karmaşık hale getirdiğimi... O kadar karmaşık olmadığını, her şeyin aslında nasıl da basit ve sade olduğunu da biliyorum. Sadeliğe gidebilmem için tutunduklarımı bırakmam gerektiğini biliyor, özgürleşebilmem için önce içimdekileri özgür bırakmam gerektiğini düşünüyorum. 

Sadece birkaç cümleyle anlatabileceğim bir şeyi anlatmak için sayfalarca kelime kullandığımı fark ettim geçen gün. (Elif'e selam olsun!) İki üç kelimeyle ifade edemediğimi ifade etmiş olan kişinin yaşanmışlığına, olgunluğuna; benimse henüz yaşanmamışlığıma, toyluğuma saygı duyuyorum aynı anda. Daha yolun var diyorum, hele bir hafifle, bırak şu yüklerini en uygun yerde...

Tam da bu yüzden yazıyorum. Yazıyorum ki çıksın içimdeki var'lar bir bir, ve yenilere alan açılsın. Yazdıkça, özel birine, bir muhataba yazmakla; herkese, tam da ortaya yazmak arasındaki farkı daha net görüyorum. Okuyan herkese "sen benim için bir diğerinden farklı değilsin" mesajı vermek, nasıl da muazzam. Tam da bu yüzden ortalığa yazıyorum, herkese açıyorum içimdekileri. Herkese bir alan açıyorum. Açtıkça, kendime de alanlar açılıveriyor, genişliyorum. Ben sınırlarımı esnettikçe çevremdekilerin de esnemesine şahit oluyorum. Sınırlar kalkıyor! Ohh!

Her bir yeni'min, eskimle birlikte kıymetli olduğunu görüyorum, tam tersiyle... Daha çok yazmak, içimdeki her bir ifadeye tam da hak ettiği değeri vererek uçurmak istiyorum onları bir bir içimden. Yazdıkça onlara "seni görüyorum" mesajı vermek istiyorum. Her bir varım bir an önce görünsün ve bilinsin, bilindikçe tamamlansın, artık benden özgürleşsin istiyorum. 

Kendimi görüyorum... Daha sade, daha şeffaf, daha özgür olmak istiyorum...


11 Haziran 2016 Cumartesi

ters köşe oyunu

Her şeyin bir seyri olduğunu akledince, bir çok şeye bakış açım değişmeye başladı tabii. 

Zihinle başlayalım. Zihnin nasıl bir yapı olduğunu ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Tuhaf tuhaf şeyler yapıp karşımdakilere aleyhime kozlar veriyordu sürekli, üstelik benim ağzımdan kendiliğinden öylece çıkan kelimelerle, benim beden dilimle. Sanki nefes alan bendim de, yaşayan zihnim! Biraz fazla münasebetsiz buluyordum kendisini ve kızıyordum da. Ne zaman zihnin de bir seyri olduğunu gördüm, ona bakış açım değişmeye başladı açıkçası, ve her şeye de, ama ona biraz daha fazla. 

Kendimi seyretmeye başladığımdan beri, artık bir şeylerin daha da farkına varmıştım. Yalnız başımdan da bela eksik olmamaya başladı aynı zamanda. Ne biliyorsam, yolumda taş olarak karşıma çıkıyordu. Hala da öyle gerçi. Mesela birinin hakkında iyi-kötü ne söylüyorsam onun arkasından konuşmuş olduğumu biliyor, ve birinin arkasından konuşmayı kendime yakıştırmıyorum ya, ne zaman böyle bir şeye teşebbüs etsem ya dilimi ısırırım ya ağzımda yara oluşuverir. Oysa böyle bir bilgi bende olmasa hayat nasıl da kolaydı! Tabii bu küçük bir örnek. Tüm bildiklerimi, doğrularımı, yanlışlarımı şuraya dökebilecek olsaydım keşke! Başıma gelen her olayla nasıl da bağlantılılar...

Biliyorsam sorumluyum. Ne zaman bile bile bildiğimin aleyhine ya da o bilen halime yakışmayan bir adım atsam seyrimde, total seyir beni ters köşeye yatırıyor. Total seyrin, büyük planın benle bir derdi tabii ki yok. Yine de, "madem bir yola çıktın, ayağını denk al" uyarılarını sık sık alıyorum bi yerlerden. Aslında böylece ağzımdan çıkan her sözün ve her bildiğimin ne kadar önemli olduğunu görüyor, gözetildiğimi de hissediyorum. 

Bu noktada, total seyrin beni kontrol ettiğini ve bunu nasıl da mükemmel bir şekilde yaptığını fark ettim ve işin boyutu değişti. Nasıl ki bütüne faydası olmayan bi şey yaptığımda total seyir beni ters köşeye yatırıyor, zihnimin seyir sürecinde izlediği yolda bana hizmet etmeyen bi durumla karşılaştığımda ben de zihnimi ters köşeye yatırabilirim. Böylece döngü tamamlanarak devam eder. Zihni tarafından yönetilen değil, seyrinin farkında olarak zihnini kontrol eden olurum. Allam çok havalı! :)

Peki bunu nasıl yaparım? 
Bu soru da beni çok zorlamıştı, ama sonunda buldum sanırım: onun dilinden konuşarak, ama biraz daha tersinden. 

Mesela, aylarca kafamda dönen ve dilime doladığım bir şey vardı. "Sorumluluk al artık Sümeyra!" Hemen her konuyu sorumluluğa bağlıyor, yine tembelliğime yenik düşüp tek bir sorumluluk bile almadan zaman öldürüyordum. 

Üzerime öyle çok gittim ki şu "sorumluluk alma" mevzusunda. Sorumluluk alma? Sorumluluk alMA! Sonunda buldum! Beni zorlayan bir durumdu bu ve tersini okuyunca "ohh!" dedim sonunda. Şimdi tekrar ediyorum: Mümkünse sorumluluk almayım gayrı. Mesela, "hayır!" diyebileyim artık. Yapmak istemiyorsam bir şeyi, "istemiyorum" diyebileyim. Zamanım yoksa, istemediğim o şeyi yapmak için zaman yaratmayım mesela durduk yere. Önce aslında olmayan bir görevi yük edinip sonra taşımayım o yükü. Sorumluluk almama sorumluluğunu alayım artık.

Şu sıra sevdim bu "ters köşe" oyununu. Ne zaman içinden çıkamadığım bir durum olsa, önce duruyorum, o durumun tam tersini düşünüyorum. Değişik şeyler çıkabiliyor ve ben seyretmeye devam ediyorum... :)

Bir örnek daha, bu son :)

Son zamanlarda yine inanılmaz "YAP!" mesajlarına maruz kaldım. Canım zihnim, hep iş başında! Git, yap, eğlen, söyle, anlat, katıl... Milyon tane yap! mesajı. 
Hadi ters köşe oyununa başlayalım: "Yapma!"ları çalıştırayım dedim, cık! tutmadı. Çünkü yap! ve yapma! öyle aynılar ki... Baktım, benim ters köşe oyununun seyri değişiyor: Bu defa yine YAP! dedim, ama illa yapacaksan bi defa da "hiçbir şey yap!" bakalım. 

Bu fikri çok sevmekle beraber henüz denemeye fırsatım olmadı. Biri bana "ne yapıyorsun?" diye sorduğunda "hiçbir şey :)" diyeceğim anı sabırla bekliyorum. :)


zerrenin seyri

Yeni bir yazıya yine bu video ile başlıyorum, ne mutlu!




Bu yazı upuzuuunn bir süredir hem bilgisayarımda, hem de aklımda taslak halinde tamamlanmayı bekliyordu. Beklediğim bir şey vardı, ne olduğunu da bilmiyordum ama öylece bekliyordum şu anları. Bu akşam, o şey caanım Boğaçhan'ın içinden dökülüverdi! :)

Bu video da tek gördüğüm en genel haliyle "yolculuk"tu. Bu akşam Boğaçhan ve Ceyda'yla muhabbet ederken, Boğaçhan video nun en sonundaki, benim "zerre" dediğim şeye dikkatimizi çekti ve "O en küçük parçada bir hareket var, sürekli devinim halinde, ve bir enerjisi, titreşimi var. Belki de bizi birbirimize yakın hissettiren, bir araya getiren şey o titreşimin, frekansın uyumuyla ilgilidir," deyiverdi. Bu ifadeyle aşka geldim diyebilirim! Aklımda tek bir şey belirdi: "seyir". Zerrenin de bir seyri vardı!

Yolculuk kavramını bir "seyir halinde olma" durumu olarak düşününce, evet hayat dediğimiz şey bir "seyir" aslında.

Düşünmeyi öğrenmeye başladığım ilk zamanlarda seyrim çok kıymetliydi, biricikti. Ben seyir halindeyken mümkünse kimse bana karışmasındı; ayrıca onlar kim oluyordu?! Ben bendim, o oydu! Biz ikimiz oldukça farklıydık, ben bir evrendim, o bambaşka bir evren! Yine de, işte yaşıyorduk(!) bir arada bi şekilde!

Ben dediğimi ben yapanın çevremdekiler olduğunu görmeye başlayınca işin "seyri" hayli değişti doğrusu. Bi kere, bana sadece "Sümeyra" diye seslenmeleri bile ancak çevremdekiler sayesinde 'var' olduğumu gösteriyor. Onları nasıl yok sayabilirim? Tam da bu noktada, benim bir seyrim olduğunu, benimle birlikte herkesin de bir seyri olduğunu görüyorum. Çevremdeki herkesin, her canlının, börtü böceğin, çiçeğin, yolda yürürken ayağıma takılan taşın, her şey'in bir seyri var aslında. Her biri birbirinden ayrı, her biri biricik, yine de hepsi bi şekilde aynı, ve bir döngünün "içinde".

Benim bir seyrim var yaşam döngüsü içinde; öyleyse içimde olan biten her şeyin de bir seyri var. Her bir hücremin mesela, hücrelerimin her bir zerresinin de ayrıca, Boğaçhan'ın işaret ettiği gibi... Zihnimin de bir seyri var, gönlümün de... Nasıl ki her bir parçam benim seyrime dahil, öyleyse her bir canlının seyri de tek bir şeyin içinde: total seyir.

En küçük parçama, zerreye bakınca, işi her ne ise onu yapmakta, hareket halinde; o bana ve döngüme dahil... Biraz daha yukarıdan total seyre bakınca yine her şey tam da olduğu gibi yalnızca işini yapıyor. Bir şeyler sürekli olmakta, ya da ölmekte; ve en nihayetinde dönüşmekte kocaman bir döngü içinde...