Senelerce insanların kendilerini sevmediklerini düşündüm hep. Hatta aslında, 23 yaşıma kadar beni sevmediklerini, 23 yaş itibariyle aslında kendilerini sevmediklerini düşündüm. Ve bugün, 20 Eylül 2018: ekinoks arefesinde görüyorum ki, abi ben çok yanlış bi yerden bakıyormuşum. :) O kendilerini sevmediklerinden mütevellit beni sevmediklerini düşündüğüm insanlar seviyorlarmış kendilerini yahu. Hem de öyle böyle değil, kendilerini pamuklara sarıp sarmalayarak...
***
Seneler önce bir gün yine okulda bahçe nöbetçisiyim. Ortaokul öğretmeniyim ama bahçe ilkokul alanı. Çocuklar alışık olduklarımdan epey küçük. Biri birinin kafasına top atmış futbol oynarken. O anı görmedim ben. Yanlışlıkla mı oldu yoksa kasten mi bilemiyorum. Şahit olduğum tek sahne şuydu: Yaralanan çocuk haykırarak "Canım çok acıyo! Sen yaptın! Sen yaptın!" diyor, topu atan kulaklarını iki bileğini başına getirerek kapatmış, bir nevi kitlemiş kendini, ve diğerinden neredeyse daha yüksek bir sesle çığlıklar atarak ağlıyor. Ortamda bir ben varım. Hangisinden başlayım rahatlatmaya, ikisinin de durumu birbirinden acı. Neyse ki çocukları bilen bi öğretmen koştu hemen, mağdur olanı koşa koşa revire götürdü. Kaldık mı kendini kitleyen failin çığlıklarıyla başbaşa. Geçecek, ben seni çok seviyorum, bilerek yapmadın, ama bak onun da canı yandı, senin de yandı biliyorum gel biraz rahatla diye diye sarıldım yavrucağa. Sonra olay çözüldü. Sarıldılar, rahatladılar.
Çocukları tanıyan arkadaş failin bilerek yapmış olabileceğini söylüyor. Doğrudur da, abi çocuk daha 6-7 yaşlarında. Çocuklar oyunlar devam ededursun, ben bahçede onları izlerken şunlar geçti aklımdan:
Normalde böyle durumlarda mağdur ve fail vardır; biri birinden daha haklıdır işte. Ama işte ben öyle bakamıyorum ki olaya... Sadece bu olaya değil şu dünyada buna benzer olan hemen her olaya. (haklı-haksız, suçlu-suçsuz- gece-gündüz aynı derken hooop! ekinoks.)
Mağdur olanın yaşadığı travma, eyvallah. Yaşamasa iyiydi. Peki ya failin yaşadığı travma değil mi? "Sen yaptın!" sözünün ağırlığı, "Ben yaptım!" sorumluluğunun yükü...
***
Gelelim kendilerini sevmediklerini düşünüp de sonradan aslında yanıldığımı fark ettiğim canlara. İçimden bi ses, onlar hayatlarında en az bi kez sağlam mağdur olmuşlar diyor. Sonra, olası mağdur olma durumlarına karşı gardlarını alma şekillerine göre ikiye ayrılmışlar: kendilerinin etrafına duvar örenler, ve kendilerini pamuklara sarmalayıp saranlar. İkisi de kendilerini sevdiklerinden savunma mekanizması geliştirmişler. Bence çok kıymetli. Bundan 2 yıl önce "indir duvarlarını, bak buralar sandığın gibi tekinsiz yerler değil, hem nedir o öyle pamuklara sarmalanmak falan?" derdim. Ama yok, kendini sevme biçimleri buymuş meğer. Ve eğer benim hissettiğim gibiyse gerçekten çok güzel.
Bir de faillerimiz, nam-ı diğer "Ben yaptım! Ben yaptım!"cılarımız var tabii. :) Onlar hep mağdur, en mağdur. Onlara kalsa, sergiledikleri bir davranış, söyledikleri bir söz sonrasında dünyadaki her bir canlının nasıl hissedebileceğine dair önceden çıkarımlar yapıp tüm sorumlulukları üzerlerine alabilirler. Neyse ki onlara kalmıyor. :) Pamuklara sarmak ne kelime! Hallaç olup yorganlık yüne çevirmiş kendini. Dövüyor ha dövüyor. Dahası, gelen de eli boş gelmiyor bir fırça da o atıyor derken... Olan yine faile oluyor.
Kendine duvarlar örene ulaşabilme ihtimalimiz pek yok, ki zaten kendi halinde iyi, o istediğinde yaklaşır istediği kişiye. Kendini pamuklara sarıp sarmalamış olandan bir şey istesek mesela, ki çok rahat isteyebiliriz çünkü korkudan ziyade sevgidir onun mayası; genelde rahat ulaşabildiğimiz, yanlarında sevgi dolu hissettiğimiz kişilerdir. Yapamayacaksa söz vermez; zamanında incindiği ve bundan pek haz etmediği için kolay empati kurar, incitmek de istemez; "yanii... bi bakalım... söz de vermeyim de... kulağa da hoş geliyor hani... ben seni netleşince bi arasam?" kıvamında pamuksu dokusuyla okşar da okşar... Şartlara göre yapar ya da yapmaz ama incitmez. İncitmeyeceği için karşısındakinde de "onu incitmemeliyim" hissi uyandırması pek muhtemel. Bizim bu sevgi dolu pamuklu arkadaş incinmeyedursun, karşısındaki eğer kendini dövme konusunda sağlam bir hallaçsa "ya onu incitirsem? ya kırarsam? ya bi daha benle konuşmazsa?" kısır döngüsüne girmesi an meselesidir.
Hallacımız hoyrattır; eser gürler; riskler alır. Yine dener, yine başaramaz, kendine döner; döver de döver.
Bu tespitlerim tecrübeyle sabittir.
Şimdiiii gelelim kilit noktaya:
Bazı insan öyleee, bazısı böyle. Kimi erken uyanır duruma, sarar sarmalar kendini pamuklara...
Ben hep özendim böyle insanlara. Son zamanlarda da pek çokları hayatımda, çok şükür..
Nitekim, bazı insanlar da dünyaya pamuk gelirler de kendilerini hallaç zannederler. Pamuk olan sensin güzel insan. Sev kendini. Kendini pamuklara saranlara yakın hissetmen de bundan, belki senin pamuğun onu yaralanmaktan kurtarmıştır. ;)
Yarın ekinoks. Karşına al gayrı, kırmicam, incitmicem diye hırsınla döve döve bitiremediğin seni. Pamuğundan bir parça koy poposuna, ver toprağa gitsin. İyi bilirdim dicem sorduklarında; mekanı da cennet çok eminim. Çok yordun onu; yok artık sana ve bu dünyaya katkısı.
Bu gece doğur kendini kendinden. Pamuksun sen: kırılmayacaksın, incinmeyeceksin korkma. Ben varım yanında. Mayan pamuk olduğu için kırmayacaksın da ayrıca...
Severim kendimi... Duvarların ardına gizleneni de, kendini pamuklara saranı da öyle çok.
Sen de sev kendini, hadi.
20 Eylül 2018 Perşembe
5 Temmuz 2018 Perşembe
"dön"üşüm
Dönüyorum... Eteklerim uçuşuyor etrafımda; doğru-yanlış demeden, sağı-solu görmeden, nereden dönüp nereye döndüğümü bilmeden dönüyorum... öylece, kendi halimde...
Kendi eksenimdeki her bir dönüşüm sonucunda yeni bir farkındalık atağı meydana geliyor; bu atakların ilmek ilmek dizildiği ömür örgümse kendi eksenimde dönerken aynı anda başkalarının (insanlar-olaylar-şeyler) etrafında dönmem sonucunda oluşuyor, yani dönüşüyor... Peki hikaye bu kadar mı? Değil. Nitekim bu yalnızca benim şimdilik görebildiğim...
Bundan birkaç ay önce sorsalar "ömür nedir?" diye, şüphesiz şöyle sıralardım: Ömür bir yoldur; bu öyle bir yol ki biricik, tek... Yol dediğin yürümekle anlam kazanır. Yürümekse başlı başına ayrı bir hikaye... Yürürken önüne taşlar çıkacaktır; eh bazen yol engebeli olacaktır. Çıkan taşların üzerinden geç; daha iyi niyetli biriysen kenara al ki ardından gelen takılmasın... Hep yürü; rağmen yürü; yine de yürü... Yürü Sümeyra yürü... Oku Sümeyra oku... Daha da okurdum ama bu hikayeyi hemen hepimiz zaten biliyoruz.
Sonra bi dönem (ah ne güzel kelime!) oldu ve dedim ki kendi kendime "Bu yol yol değilmiş meğer; yani baya baya yol değilmiş; yol yokmuş! Çık madem yoldan Sümeyra, yol bildiğin ne varsa geç oralardan; bırak!" Öyle de oldu. Çıktım o yollardan birer birer. Bırakamadığım tek bir yüküm kalmıştı: yürümek. Yürünen her yer yol oluyordu en nihayetinde. Yoldan çıktığımda da yürüdüğüm yerler kendimce birer yol olmuştu; yine tekti, biricikti; ve nitekim bıraktığım yollardan farksızdı.
Yolculuk muuu, yol-suzluk mu? Yürüsem miii, sürünsem mi? Gitsem miii, kalsam mı?
"Eee, pardon, bu yol nereye gider?"
Dünyanın düz olduğuna inanılırmış eskiden, gidip gidip bi yerden sonra düşüleceğine. Yuvarlak olduğunu söyleyene ne işkence yapacaklarını şaşırmışlar falan... Ben de hep yuvarlak olduğuna inandım; bi kere bilim denen bi şey var en nihayetinde. Ve 21. yüzyılda bile dünyanın düz olduğunu söyleyenler olduğuna bir türlü inanamadım...
O gidip gidip düşenlerden biri benim işte! Yürüdüm, yürüdüm derken hopp! mükemmel boşluk.
yol? yolda olmak? yoldan çıkmak? yürümek? attiiii! :)
Ne zaman ki kendimi yola başladığım yerde gördüm; senelerdir ne yapmakta olduğumu, neyime kör olduğumu gördüm: dönüşüm! Dönüşüm, yani benim dönüşüm... Öyle değişerek, devinerek değil... Sürekli dönerek, başladığım noktaya geri dönerek dönüyor oluşum...
Yolda giderken ne zaman yönümü şaşırsam ve geri dönmem gerekse dönmezdim hiç. Yine de devam ederdim yola, uzatır uzatırdım; ta ki varana kadar. Varınca da sevinirdim boşuna dönmedim geldiğim yolu diye... Meğer geldiğim yolu geri dönmekmiş asıl mesele...
Yolda olan herkesin bir bildiği varmış, gördüm. "Senin yolun benimkinden ayrı" diyenler oldu; duydum; kahroldum. "Yol dediğin birdir, aynı yere çıkmaz mı tüm yollar? Ne ola ki bu ayrı gayrı yol dedikleri?" diye sorunca kendiliğimden buldum: Yolu olanın doğrusu-yanlışı, haklısı-haklısı, aldığı-verdiği netmiş... Bu netliğe "duruş" demişler. Yok mu benim doğrum, yanlışım? Var elbet. Fakat hepsi birbirinin içine geçmiş... Beni görenler bir yolları olan kimselerse bana "net bir duruşu yok" demişler... Yolu olanlar haklılar da... Duruşum yok benim; dönüyorum...
Bildiğim varsa bilmediğime, bilmediklerim varsa bildiğime dönüyorum. Dönerken neyi biliyorum, neyi bilmiyorum; unutuyorum. Ne zaman dönmeyi bırakıp bir duruş giymeye kalksam üstüme; uymuyor bedenime, ruhuma; bu kez başım dönüyor, düşüyorum. Tek bir iyide, tek bir kötüde, tek bir güzelde, tek bir çirkinde, tek bir tarafta, tek bir noktada, biricik-bana has kendi yolum dahi olsa tek bir yolda duramıyor; dönüyorum. Ben döndükçe her biri birbiri içinde kayboluyor; yalnızca seyrediyorum.
Bir yolda, kendi belirsiz-kimsesiz yolumda yürüdüğümü sandığım zamanlarda aştığım şeyler vardı hayatımda. "Bu dağları, tepeleri aştım ben çoktan" derdim. Yürümenin şanındandır. :)
Dönmek başka bir şeymiş: içinden geçmekmiş yolda karşıma çıkan taşların, dağların, denizlerin... kaybolmakmış içinde benden ayrı görüyorum diye dışımda sandıklarımın... erimekmiş dönmek... yanmadan erimek... yanmak isteyerek... offf!
Dönüyorum... Eteklerim uçuşuyor etrafımda; doğru-yanlış demeden, sağı-solu görmeden, nereden dönüp nereye döndüğümü bilmeden dönüyorum... öylece, kendi halimde...
Kendi eksenimdeki her bir dönüşüm sonucunda yeni bir farkındalık atağı meydana geliyor; bu atakların ilmek ilmek dizildiği ömür örgümse kendi eksenimde dönerken aynı anda başkalarının (insanlar-olaylar-şeyler) etrafında dönmem sonucunda oluşuyor, yani dönüşüyor... Peki hikaye bu kadar mı? Değil. Nitekim bu yalnızca benim şimdilik görebildiğim...
Bundan birkaç ay önce sorsalar "ömür nedir?" diye, şüphesiz şöyle sıralardım: Ömür bir yoldur; bu öyle bir yol ki biricik, tek... Yol dediğin yürümekle anlam kazanır. Yürümekse başlı başına ayrı bir hikaye... Yürürken önüne taşlar çıkacaktır; eh bazen yol engebeli olacaktır. Çıkan taşların üzerinden geç; daha iyi niyetli biriysen kenara al ki ardından gelen takılmasın... Hep yürü; rağmen yürü; yine de yürü... Yürü Sümeyra yürü... Oku Sümeyra oku... Daha da okurdum ama bu hikayeyi hemen hepimiz zaten biliyoruz.
Sonra bi dönem (ah ne güzel kelime!) oldu ve dedim ki kendi kendime "Bu yol yol değilmiş meğer; yani baya baya yol değilmiş; yol yokmuş! Çık madem yoldan Sümeyra, yol bildiğin ne varsa geç oralardan; bırak!" Öyle de oldu. Çıktım o yollardan birer birer. Bırakamadığım tek bir yüküm kalmıştı: yürümek. Yürünen her yer yol oluyordu en nihayetinde. Yoldan çıktığımda da yürüdüğüm yerler kendimce birer yol olmuştu; yine tekti, biricikti; ve nitekim bıraktığım yollardan farksızdı.
Yolculuk muuu, yol-suzluk mu? Yürüsem miii, sürünsem mi? Gitsem miii, kalsam mı?
"Eee, pardon, bu yol nereye gider?"
***
O gidip gidip düşenlerden biri benim işte! Yürüdüm, yürüdüm derken hopp! mükemmel boşluk.
yol? yolda olmak? yoldan çıkmak? yürümek? attiiii! :)
Ne zaman ki kendimi yola başladığım yerde gördüm; senelerdir ne yapmakta olduğumu, neyime kör olduğumu gördüm: dönüşüm! Dönüşüm, yani benim dönüşüm... Öyle değişerek, devinerek değil... Sürekli dönerek, başladığım noktaya geri dönerek dönüyor oluşum...
Yolda giderken ne zaman yönümü şaşırsam ve geri dönmem gerekse dönmezdim hiç. Yine de devam ederdim yola, uzatır uzatırdım; ta ki varana kadar. Varınca da sevinirdim boşuna dönmedim geldiğim yolu diye... Meğer geldiğim yolu geri dönmekmiş asıl mesele...
Yolda olan herkesin bir bildiği varmış, gördüm. "Senin yolun benimkinden ayrı" diyenler oldu; duydum; kahroldum. "Yol dediğin birdir, aynı yere çıkmaz mı tüm yollar? Ne ola ki bu ayrı gayrı yol dedikleri?" diye sorunca kendiliğimden buldum: Yolu olanın doğrusu-yanlışı, haklısı-haklısı, aldığı-verdiği netmiş... Bu netliğe "duruş" demişler. Yok mu benim doğrum, yanlışım? Var elbet. Fakat hepsi birbirinin içine geçmiş... Beni görenler bir yolları olan kimselerse bana "net bir duruşu yok" demişler... Yolu olanlar haklılar da... Duruşum yok benim; dönüyorum...
Bildiğim varsa bilmediğime, bilmediklerim varsa bildiğime dönüyorum. Dönerken neyi biliyorum, neyi bilmiyorum; unutuyorum. Ne zaman dönmeyi bırakıp bir duruş giymeye kalksam üstüme; uymuyor bedenime, ruhuma; bu kez başım dönüyor, düşüyorum. Tek bir iyide, tek bir kötüde, tek bir güzelde, tek bir çirkinde, tek bir tarafta, tek bir noktada, biricik-bana has kendi yolum dahi olsa tek bir yolda duramıyor; dönüyorum. Ben döndükçe her biri birbiri içinde kayboluyor; yalnızca seyrediyorum.
Bir yolda, kendi belirsiz-kimsesiz yolumda yürüdüğümü sandığım zamanlarda aştığım şeyler vardı hayatımda. "Bu dağları, tepeleri aştım ben çoktan" derdim. Yürümenin şanındandır. :)
Dönmek başka bir şeymiş: içinden geçmekmiş yolda karşıma çıkan taşların, dağların, denizlerin... kaybolmakmış içinde benden ayrı görüyorum diye dışımda sandıklarımın... erimekmiş dönmek... yanmadan erimek... yanmak isteyerek... offf!
Dönüyorum... Eteklerim uçuşuyor etrafımda; doğru-yanlış demeden, sağı-solu görmeden, nereden dönüp nereye döndüğümü bilmeden dönüyorum... öylece, kendi halimde...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)