Sayfalar

18 Ocak 2020 Cumartesi

olmaya mı, ölmeye mi?


Yunus Emre - Aşkın Yolculuğu dizisinin ilk 7 bölümünden notlar.. 

***

~ Yola çıkıp da varmayan, yoldan çıkıp da varan olmamıştır.

~ Adalet suçu suçluyu değil, adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır.

~ Kötü söz söyledi diye başkasını şikayet, söylenen kötü sözden daha kötüdür, bu da muhabbeti azaltır.

~ Adalet bir kutup yıldızıdır. Herşey etrafında dönerken o sabit durur.

~ Tut içindeki şüpheni, on pareye ayır. Dokuz paresi suçlu, bir paresi masum der ise, o kişi masumdur. Ama dokuz paresi masum, bir paresi suçlu der ise o kişi suçludur.

~ İnsanın başına bela olan kendi benliğidir. Ben yaptım, ben ettim diyen insanın başı dertten kurtulmaz. İster kadı ol, ister kadıya kul ol. İnsan ne olursa olsun hiçbir zaman benlik iddiasında bulunmamalıdır.

~ Biz hiçbir zaman oldum demeyip daima öldüm demeyi tavsiye eder ve kendimiz de bunu uygularız.

~ Ölümün kötü bir şey, bir son olduğunu kim söyledi? Ölüm son değil. Ölüm bir göçtür.

~ Arı değiliz ya, herkese bal kovanında ölmek nasip olsun?

~ Su arkı bahçeye su götürmekten yorulur mu?

~ Aşk ile yürüyen, dünyayı sırtında taşır. Aşksız yürüyen, beden diye bir ceset taşır.

~ İnanmak istemeyenin bütün harfler emrindedir. İnanmak isteyene tek bir harf lazım değil.

~ Eğer bir yerde adalet yıkılırsa orada nizam da bozulur, ahlak da bozulur.

~ Mümin müminin aynasıdır. O vakit hepimize birer ayna lazımdır. Ne yapar ayna? Sen ona nasıl davranırsan davran, o hep hakikati gösterir. Eğriye doğru, doğruya eğri demez. Kusur var ise, var kusuru kendinde ara. Ayna kusur sahibi olacak değil ya. Sen ona hükmedemezsin. O sana hiç hükmetmez. İki yüz sene önünde ona secde etsen, ayna hiç senden yana olmaz. O gene gördüğünü gösterir. Tam tersi vaki olsun. Sen iki yüz sene aynaya hükmetsen, ona istediğini yaptırmak için işkence dahi etsen, ona düzen versen olmaz. O gene aynalığını yapar. Mümin müminin aynasıdır, demiş ya Peygamber efendimiz. Emir-ül müminin olan kendisi dahi kendine ayna arar o vakit. Hak'tan gelen bütün sözler aslında insana bir tek şeyi öğütler: Kendine bir ayna bul. Aynada kusur görürsen, aynayı kırma. Kusuru kendinde bil. Aynanın ne günahı vardır?

~ Öldüm de geldim, diyen Yunus'a şöyle der Tapduk Emre: Dergahımıza ölüler değil, diriler gelir. Kimi olmaya, kimi ölmeye. Olmak için de, ölmek için de diri olmak lazımdır. Dergah dediğin dört duvar. Çamurdandır kerpiçtendir. Sanma ki dergahta keramet vardır.

~ Tekrar, sözün tesirini azaltır.

~ Madem ki nasip istersin, öyleyse hizmet et, nasibini al. Böyle deyince yanlış anlar lafı gönlü karalar. Hizmeti bize değil, zerreden küreye, insandan karıncaya cümle varlığa edesin. Unutmayasın, cümle varlık O'nun nurudur. Damlanın deryanın ispatı olduğu gibi, bütün yaratılmışlar da O'nun ispatı, O'nun nurudur. Öyleyse dilindeki kelime-i tevhidi hayatında ispat edesin. Gönlünden "la ilahe illallah" diyen, "senden başka varlık yok" diyen, yere basarken dahi o şuurla basacak o vakit. Bastığın yerlerde ne alemler, ne canlar var. Onlara dahi hizmet.

~ Sulhta hayır vardır. Barıştırmak farzdır. Dinimizin adı dahi barıştır.

~ Arı bilir mi ki ne alır ne verir. Arı bal yapar, izah edemez.

~ El işler, gönül eyler. Gönlü yatkın olanın tutamayacağı iş yoktur. Yeter ki gönülden yapsın işi.

~ Mürit, irade kökünden. İradesini Hakk'a teslim eden, kendini hiçe sayan, bir Yaradan'ı tanıyan, O'nu bilen kişi demek mürit. O vakit, cümle varlık mürittir. Mürit, teslim olan kişidir. Ama bu teslimiyet gönülden.
Rabb'in manası ne? Terbiye edici. Öyleyse mürit tam gönül kabulü ile teslim olacak. Ali olmak kolay mıdır öyle? Neden cümle tarikatın silsilesi varır O'na dayanır? Çünkü O, efendimizin özbeöz mürididir de ondan. Teslimiyet dediğimiz şey, Ali'nin Muhammed'e takındığı haldir. Terbiye de odur. Tarih kitaplarında yazdığı gibi onun kahramanlığı savaş meydanlarında düşmana karşı yaptığı cenkten değil, onun asıl kahramanlığı hak meydanında nefsiyle yaptığı cenktendir.

~ Tarla bilmez ki üstündeki elmadır, dikendir. Hakikat gibi işte. Suyu verirsin tarlaya, o suyla diken de büyür, elma da. Su ayırmaz sen dikensin, sen elmasın, sen armutsun, sen falansın, sen filansın. Suda öyle bir bereket var ki, diken de nasiplenir, gül de. Senin tarlandaki dikenleri büyütmese o su, elma bahçesinde diken büyür müydü? Hakikat de böyle bir sudur işte. Onun bağrında gül de büyür, diken de. Öyle bir gıdadır ki, herşey, herkes nasibini bulur onda.

~ Ne demek tövbe? Dikeni gül etmek demek.

***

Yazıyı canım Tuncay'ın güzel şarkısı Aşk İçin ile bitireyim.

Aşk için ölmeye var mısın? 



3 Ocak 2020 Cuma

ayna


çok çabuk unutuyorum.
acıyı, kederi, hüznü, sevinci, niyetimi, sevdamı, bilgiyi, öğrendiklerimi, deneyimlerimi, yolumu, yolculuğumu, yolcu olduğumu...

yolculuğun başladığı ilk zamanlardan seyirde hocam Sibel Bilir'in söylediği bir şey vardı: "Bir şeyden-insandan-durumdan rahatsız oluyorsan şayet orada, kendinde görmen gereken bir şey var olmalı." öyle ya, iki gözüm var dışarı bakan, fiziksel olarak yalnızca dışarda olan biteni görebilen baktığı sürece. bende olanı görebilmem için bir aynaya ihtiyacım var. insan ilişkileri devreye giriyor tam da bu noktada. olanla ve kendimle ilişkimi aynalaması için.
bu bilgi hayatıma girdikten sonra epey bi süre rahat ettim ilişkilerimde. karşımda ne görüyorsam bende bir karşılığı olduğundan öyle emindim ki.

biri benim seçimlerimi sürekli sorguluyor, sorular sorarak beni darlıyorsa; başta ne kadar öfkelensem de o birine, bu bilgiyi referens alarak durup bir düşündükten sonra seçimim konusunda içsel olarak emin olmadığım yerler olduğunu görüyordum mesela.

güvenmiyorsam birine bazı konularda, onun da bana güveni olmadığını görüyordum sonunda olan biteni izleyince. belki güveni aradığımız yerler farklı, ama temelinde ihtiyaç aynı işte.

mükemmeliyetçi insanlara ısınmam zaman aldı hep. hep de şikayet ettim "bu kadar kasmaya ne gerek var abi" diye diye. sonra bir gün, benim bir mükemmel insan kriterim olduğuna aydım. şöyle ki... bana göre de herşeyi eksik yapan insan tapınılasıydı belki ve öyle bir insan benim mükemmelimdi. mükemmeliyetçi biriyle didişmemin sebebiyse temelinde "senin mükemmelin değil benim mükemmel daha mükemmel işte hıhh" anlayışımdı.

bunlar rahatsızlık duyduğum şeylerin bana nasıl güzel ayna olduğuna dair bir kaç küçük örnek.

bir de insanın yaptığı işin ona ayna olması meselesi var.

kendimde bunu görmem pek kolay olmuyor çünkü benim bir yanım sıkı bir işkolik. diğer yanım sağlam işgüzar. bir diğer yanım bi o kadar boş vermiş ve umursamaz. ve yine dışarıya bakarak farkına vardım bu iş-ayna ilişkisinin.

istanbul'da yaşarken birilerine hep iş bulurdum. part time, full time, kısa süreli ya da ömürlük. işverenin çalışana, iş arayanın paraya ihtiyacı var. buluşsun işte bu iki kişi! nitekim biri gelir iş arıyorum derdi mesela. bağlantıları kurup referans olduktan sonra o kişiye iş görüşmesine bile gitmediğini duyardım bi yerden. sonra anlardım ki aslında o kadar çok istemiyormuş bu işi. dili başka söylerdi, inanırdım. anlayamazdım neden gitmediğini görüşmeye. oysa niyete ayna olan eylem işte. şimdi ne kadar net görüyorum, ya gerçekten istemediğini ya da o işe uygun olmadığını.

aynısını gün içinde de çok gözlemliyorum. biri yapmak istemediği bir işi yapıyor olsun. eli ayağı birbirine dolaşıyor. elinden bir şeyi düşürüp kırıyor. en çok kendine ya da işe bir şekilde zararı dokunuyor. ve hemen görüyorum bu kez bu iş ona göre değil.

bunlar bana da güzel ayna oluyorlar. bir iş yaparken ne zaman elim ayağıma dolaşsa anlıyorum ki bir durup izlemeliyim ne olup bittiğini önce. ya o iş bana göre değil ya da o an bunu yapmamın kimseye bir faydası yok. tabii karar vermek her zaman bu kadar kolay olmuyor. hırs ile ısrar edersem o işi yapmakta ya bir bardak kırılıyor ya elimi kesiyorum. işaretler sağlam geliyor.
bazen de tekrar denemekte fayda var tabii. öyle işler de çok oluyor. o zaman dengemi bulduğum yer hırs ayarım benim. tekrar denemeyi hırsla mı, ısrar ederek mi istiyorum; yoksa şartlar buna gayet uygun ve içimden öyle geldiği için mi? kendimi azıcık dinlesem bu ayarı tutturmam zor olmuyor.

***

şu günlerde ayna konusu epey gündemimde. zira doğumdan beri kime baksam kendimi görüyorum. bir insanın benimle ilişki kurma biçiminden, bulunduğumuz ortamda var olma haline kadar birçok davranışında benim izlerim var sanki. ne garip.

bunu ilk ailemle ilişkimde deneyimledim. ben hep şikayet ederdim bizimkilerin beni sürekli arayıp ne yaptığımı, güvende olup olmadığını merak etmelerinden. ve isyan ederdim büyüdüm gayrı kabul edin diye. doğumdan sonra eve döndüğümde yanıma geldiler. o gün, bir şeye uyandım her nasılsa. bu seneler boyunca ne kadar da küçük kız çocuğu kafasında kaldığıma. bana bakın, beni sevin, beni önemseyin, bana ilgi-şefkat-sevgi gösterin diye diye gözyaşları döken küçük kız çocuğunu gördüm içimdeki. sonra anne-baba bakın ben büyüdüm dediğimi hatırlıyorum içimden, ve kendi ihtiyaçlarımı kendim karşılayabiliyorum.

o gün bugündür ne ben gözü yaşlı küçük kız çocuğuyum, ne ailem merak içinde ne halde olduğuma dair. gül gibi geçinip gidiyoruz sınır ihlali yapmadan, zorlamadan.

daha bir sürü hikaye çıkar bu konudan. bazen hayretle izliyorum aynalarımı, aynılarımı. bazense şaşırtmıyor gördüklerim artık.

çok çabuk unutuyorum demiştim.
birbirimize yaptığımız aynalığa dair bir bilgi hep var içimde. unuttuğum zaman o yol artık yol değil çile olmaya başlıyor. omzumda taşıdığımsa yanlış bakış açımın, eğri büğrü zeminlere kurulmuş ilişkilerin acımasız yükü.

hatırlayınca rahatlıyorum. böylece yol daha yürünür bir hale gelmiyor ama yüksüz yürümenin keyfi bir başka hani.

neyi merak ediyorsam içimde.
içimde göremiyorsam tam karşımda. ayna bunun için var.

ve aslında cevap her yerde. bakabildiğimce, görebildiğimce.




1 Ocak 2020 Çarşamba

açık yara


beş yıl önce, duvarlarımı görerek başladım bu yolculuğa. hatta kale demek belki daha uygun. dış mihraklardan kendimi koruduğum, bir tehdit karşısında kendimi savunduğum, gerektiğinde saldıraya geçip ateş açtığım, hayatımı bi şekilde idame ettirdiğim güvenli bir kale.

sonra o kalenin, her saldırıya geçtiğimde canımı yaktığını fark ettim. çünkü saçtığım ateş duvarlardan sekip bana geri dönüyordu. düşman dediğin çeşit çeşit. biri bitse bi başkası geliyor. kale sadece işini yapıyor. ama "ben tek, siz hepiniz" kafasıyla nereye kadar yaşanır ki?

o kaleyi ben örmüştüm. insan bazen kendini kısa zamanlı tehlikeden korumak için uzun ömürlü (olduğunu fark etmediği) işlere girişir. kale bunun en güzel örneği. ölmemek için kaleler inşa etmiş adamlar ve ölmüşler, fakat duruyor kaleleri. ve birileri de müze yapıyor hatta onlardan, yıllar yıllar sonra. ibret olsun diye galiba insanlığa.

sonra baktım dışarısı ışıl ışıl. ve çok sıkıcı tek savaşmak. karışayım dedim o başkalığa. belki barışırım da. indirdim duvarları. oldu bu. ve karıştım. ve eğlendim. çok da ağladım. başka başka hallerini gördüm insanların, hepsinin içimdeki bir sümeyra'ya karşılık geldiğinin farkındaydım. sevdim, nefret ettim, uğraştım. en çok kendimle.

şu hayatta tek bir hata yaptıysam eğer, o da "bununla bitti" sanmam olmuştur. öyle ya, bitmiş olsa çoktan ölürdüm. hala yaşıyorsam devam ediyor demek bu yolculuk.

kabuklarım peydah oldu sonra. katman katman. üzerime yapışık. türlü türlü kabuklar. e yaram var çünkü. ezelden yaralı. kimbilir kimlerin yarası bana aktarılan. ve almışım da üstüme hani. içime işlemiş. iyi haber, yara iyileşirken kabuk tutar. gördüğüm her kabuk iyileşmenin habercisi. canımı yakarak da olsa, uzun zaman geçmesi de gerekse. geçecek işte yaralar ve soyulacak bu kabuklar. şifa ise niyetim.

bu yaraları görmeden ettiğim şifa duaları kabul olmuş olsa gerek. doğrudan kabukların soyulmasına uyandım. ve devam ediyor yolculuk. kabuklar bir bir soyuluyor. acı. gerçek. tatlı. kaotik. anlatmaya çalışsam milyon yorum dökülür dilimden. hepsi de eksik kalır. gerçek, kabukların soyuluyor olduğu. hakikat, aslında çırılçıplak olduğum. geldiğim gibi, gideceğim gibi. gerisi sadece elbise. gerisi sadece yorum.

gebelik sürecimde gerçekliğim yerle bir oldu. hormonal bi süreç işte. sentetik bir hap almışım da kimyam darmaduman olmuş gibi. gerçek ve sanal birbirine karıştı. dağıldım.

sanal bir şeyleri gerçekmiş gibi algıladığım da oldu çok. zihnin kendini var etmek için oynadığı türlü oyunlar. oyuncak olmak da varmış bu hikayede. gerçek-miş gibi.

"gerçekmiş gibi" bir şemsiye olsun hadi. yağmur, hakikat. o şemsiyenin altında türlü -mış gibi yüzlerim olmuş. şemsiyeyle güvendeyim. artık ıslanmıyorum diye yağmur yağmıyormuş gibiden, nefes alıyorum diye yaşıyormuş gibi yapmaya kadar her renk ve çeşitte türlü maske. hepsi çantamda. şemsiye de var. biz burdan yürürüz.

şemsiye bi kayboldu sonra. sanki ilahi bir güç "alıyoruz şemsiyeni, illa bişey tutacaksan al bebeğini tut" dedi. tuttum. artık şemsiyeye gerek de duymuyordum.
kaleden sonra bi şemsiyem vardı sığınacak. bir rüzgar esse uçardı falan ama iyiydi. tutunacak bir o kalmıştı. yok şimdi. bebek de yok. kaldım mı ıslak ve kokuşmuş maskelerle başbaşa!

maskeleri de ben ördüm. gidip şemsiyeyi alan da ben. gerçeklerden korunmak için, acımamak için, daha sevimli-tatlı-hoş göründüğümü sandığım için. ve bebeği için için isteyen de ben. belki tatmadığım duygu-his kalmasın diye. açgözlülük bi nevi. elimdekiyle yetinmemekten belki.

şimdi yaraları olan, bazıları kabuk tutmaya başlamış olsa da, içerde daha neler saklı olduğunu bilmeyen bir sümeyra var burda. doğumdan sonra ne zamandır çıplak hissediyordum kendimi. ve bir utanç bununla birlikte. maskeleri yanımda götüremem, kimselere veremem. kaleye geri de dönemem. öylece, ortalıkta. 

gerçek, yaşamak için illa birilerine, bir şeylere ihtiyaç duyduğum.

hakikat, aynı anda kaç kişi olursam olayım aslında tek başına olduğum.

bu süreçler boyunca çok kelime döküldü dilimden. anlatmaya çalışan halimi. hepsi bir parçasıydı yaşadığım şeyin. ve işin tuhaf yanı, birleştirsem hepsini bir bütün etmezdi.

tüm bunlardan sonra çok net bildiğim, göründüğüm gibi değilim. içimde olanın olduğu gibi göründüğündense çok eminim.

bu zaten hep böyleydi. yeni fark ettim.
hakikate hoş geldim.
görebildiğim kadar, tadabildiğim kadar.

***

geçen gün elimin üstüne sobanın kapağı düştü. önce cildim soyulup açık yara oldu, türlü ilaçtan sonra kabuk bağlıyor şimdi. bu yara sadece sobanın yarası olsa canımı acıtırdı. çok daha fazlası olduğundan belki, bu kez sadece yaşıyorum acısını. söylenmeden. ah vah etmeden.

okuyabildiğim kadarıyla bu yaranın ardında
aman başkalarına rahatsızlık vermeyim'lerim, daha çok daha çok çalışayım'larım,
sorumluluk algıma yapışmış sorunlu kodlarım, 
aceleciğim, umursamazlığım var. 
belki daha fazlası.

her gün bakıp ibret alıyorum.
belki ancak böyle böyle yaralardan ve kabuklardan katman katman arınıyorum.
daha ne çok açık-gizli yaram var kabuk bağlamayı bekleyen bilmiyorum. 

niyetim, yaram var diye diye kendime ve başkalarına acınmaktan vazgeçmek. şifa gelecekse buyursun böyle gelsin. bekliyorum.