Armağan. Bir kelime olarak bile uzunca zamandır cümlelerimde kullanırken içimi kıpır kıpır eden, söylerken dilimde adeta kelebekler uçuşturan şey. Hele bir de aldığımda beni kuşlar gibi uçuran, verdiğimdeyse "şu dünyada yaşıyorsam işte bu yüzden" dedirten şey armağan.
Armağana dair söylemek istediğim çok şey var ya; her birini nasıl ifade edebilirim tam da içimde olduğu gibi, bilemiyorum. Ne zamandır yazmama engel olan şey de buydu zaten: nereden başlayacağımı bilememek. Bugün bir anımla başlayasım geldi yazıya. Sonra düşünüp o günlere gidince anı anıyı açıverdi :) ve baktım ki güzel hatıralar var paylaşılacak, hatırlanacak armağanın hayatımdaki karşılığına, yerine dair. Ve başlıyorum bakalım yazı beni/bizi nereye sürükleyecek. :)
Efenim benim henüz çocuk olduğum zamanlara doğru gidiyoruz şimdi. Aşağı yukarı 1996-1997 yılları itibariyle yaşananlar birazdan anlatacaklarım. O zamanlar komşuluk ve aile bağları oldukça güçlü; hep bi toplaşmalar-bir araya gelmeler, kutlamalar, şenlikler, birlikte yeme içmeler, şarkılar-türküler söylemeler, halaylar çekmeler, horonlar etmeler; ağlanacaksa da yine oturup birlikte duygulanmalar; yani hayatın her sürecinde bir birliktelik hali canlanıyor gözümün önünde. O zamanlar etrafımdaki yetişkinler için de durum böyle miydi bilemem. Öyle değildiyse bile bende çok güzel hatıralar bırakmışlar. İyi ki...
Sanıyorum 6-7 yaşlarındayım (1996-97 civarı); yine bir gün komşular toplanıp güzel güzel yemekler yapıp yiyecekler. Bi komşumuz var; yanlış hatırlamıyorsam Leyla abla. Çok tatlı, çok da güzel bir kadın. Yalnız bir kocası var ki kadına sürekli sıkıntı yaşatıyor. Annemler onu çok seviyorlar ve o günkü komşu toplaşmalarına katılmasını çok istiyorlar fakat sanıyorum kocası izin vermemiş olacak ki gelemiyor. Bu arada, Gülşen teyzemin evi de hemen yanımızda; teyzem de benden büyük oğluyla yaşıyor; abi diyorum ona da. Annemle teyzem toplaşma için evden gidince ben de komşuya gitmek için hazırlanıyorum tam; abim elime bi tabak tutuşturdu; dedi ki "Bizimkiler o kadar yemek yaptı kokusu gitmiştir; git bunu da Leyla ablaya ver". Ben de gittim çaldım kapısını Leyla ablanın; çocuğuyla birlikte açıyor kapıyı gibi bi sahne canlanıyor şu anda gözümde. Tabağı uzatıp şöyle diyorum: "Leyla abla, bunu Ercan abim gönderdi." :)
Leyla abla tabağı alıp içeri girince ben de döndüm annemlerin yanına; kafam da rahat oohhh verilen görevi yerine getirmişim, üstelik güzel de bi paylaşıma şahit olmuşum. Derken o tabak olduğu gibi geldi arkamdan; bizimkiler şok olmuş halde. Sonra hakkımda konuşmalar, "e tabi çocuk daha ne bilecek" demeler falan. Meğer Leyla ablanın kocası benim tabağı verirken söylediğim o cümleyi duymuş ve eziyet etmiş kadına; o da dayanamayıp geri getirmiş tabağı.
Biz kendimizde olanı vermeye gönülden hazırken, karşımızdakinin kendinden ya da çevresinden kaynaklanan sebeplerden almaya her zaman açık olamayacağını hatırlatan anımdır bu.
***
1999 Şubat ayı. 3. sınıfa gidiyorum. Babam marangoz; evimize 20 dakikalık yürüme mesafesinde bir atölyesi var. O dönem işleri çok iyi gitmiş; maddi durumumuz epey iyi. Babam da delikanlı adam; hesabını biliyor fakat ailesine çocuklarına gelince eli epey açık; üstelik başkalarını, özellikle etrafımızdaki diğer çocukları da koruyup kollayacak kadar gönlü geniş bir adam. Yine bir gün aile toplaşması için hazırlanmışız; bu kez Gülü teyzem ve kızı-oğlu bizde (teyzemin adı aslında Arefe ama Recep dayım onu Gülü diye çağıra çağıra bizimkiler de ona Gülü demeye başlıyor); Gülşen teyzemin oğlu kızı falan epey kalabalığız; karşıda (Avrupa Yakası'nda) Günname teyzemin oğlu Yusuf abim (evet, epey geniş bir aileyiz :) askere gidecek yanlış hatırlamıyorsam; onu uğurlamaya gidicez hep birlikte. Yalnız biz çok kalabalığız ve bi tek babamda araba var; babam arabaya bir şekilde sığacağımızı iddia etse de teyzemin kızı Gülcan ablam bi kısmımızın otobüsle karşıya geçmesinin rahat olacağını söylüyor. Bir grup çıkıyorlar yola. Annem, kardeşim Hakan, babam, ben, Gülü teyzem ve kızı Nigar ablam arabayla çıkıyoruz onlardan sonra. O zamanlar İstanbul'da yollar çok da gelişmiş değil; babam köprüye geçmek üzere Şile Yolu'na dönerken teyzemin "Yalçın bu yol çok iyi bi yol değil bak aman Allah korusun" dediğini, benim bunu çok dikkate alıp içimden kaza yapmayalım diye dua ettiğimi ve bi Fatiha okuduğumu hatırlıyorum.
Kısa bir süre sonra arabamız bariyerlere çarpıp bi takla atmış; hurdaya dönmüştü. Annem yerde bacaklarını tutarak uzanıyor; teyzemin alnı kanıyordu. Annemin üzerinde Recep dayımın anneme armağan ettiği kiremit renginde güzel bir etek ve ceket olduğunu hatırlıyorum. Ambulansın korkunç çığlığını hatırlıyorum. Sonra teyzem çabuk toparladı çok şükür. Kızı Nigar ablamda, kardeşim ve bende de fiziksel bir sıkıntı yoktu. Yalnız annem kazayı çok zor atlattı; 3 ay kadar yataktan kalkamadı. Babamınsa kendini psikolojik olarak toparlaması birkaç ayını aldı. O süreçte işleri kötüye gitti; maddi durumumuzun da epey zayıfladı. Öyle ki vermeye çok açık olan babamın bir kuruşun hesabını yaptığını hatırlıyorum.
Günler günleri kovalamış; Mayıs ayına gelmişiz; babam çalışmaya başlamış yeniden; annem hafiften toparlıyor; ayağa kalkmaya başlıyor... Derken Anneler günündeyiz. O yıl kokulu mumlar çok popüler; anneme ve teyzeme birer kokulu mum armağan etmişiz benden 2 yaş küçük kardeşim Hakan'la. Annem çok mutlu oluyor ama tutturuyor Narin babannenize de alsanız ya bi kokulu mum diye. Bu arada, Narin babanne kocası Fikret dedeyle bizim yıllardır komşumuz. Denizli'den göçmüşler. "Gari"ye onlarla aşina olmuşumdur. Yaşları annemden ve diğer komşulardan epey büyük; babamı oğulları, annemi kızları gibi seviyorlar. Öyle ki Fikret dede hep bi kız torunu olsun istiyor ama olmuyor; benim doğacağım günü heyecanla bekliyorlar. 1990 Aralık'ta ben doğunca ve kız olduğumu öğrenince Fikret dede başlıyor coşkuyla zeybek oynamaya. Hey gidiii :) Annem tüm bunlar üzerine onlara babanne-dede diye seslenmemizi öğütlüyor küçüklüğümüzden itibaren. Biz de seve seve öyle yapıyoruz.
Konuya döneyim; annem öyle Narin babannenize de bi armağan verseydiniz, torunları uzakta, çok sevinir kadıncağız deyince; Hakan'ı tuttuğum gibi babamın atölyesinde aldım soluğu. Babamın yanında çok yakın arkadaşı Nedim abi var (şimdi ne yapıyordur ki...); çalışıyorlar. Babamdan ısrarla 50 kuruş istediğimi hatırlıyorum (o zaman sıfırlar atılmamıştı paradan henüz; şimdiki 5 liraya da denk gelebilir) ve babam da yok kızım şimdi olmaz diyor. Öyle ısrar ediyorum ki Nedim abi çıkarıp veriyor. Sonra gidip aldık o kokulu mumdan Narin babanneye de. Narin babanne çok mutlu olmuştur eminim. Nitekim ben o zamana kadar böyle çok utanmamıştım. Birine armağan alıp onu mutlu edicem diye başka birinin canını sıkmanın, ona kendisini kötü ve yetersiz hissettirmenin utancından bahsediyorum... Babamın yüzüne uzunca bir süre bakabilmiş miydim, hatırlamıyorum...
***
Ben biraz daha büyümüşüm bu kez (sene 2001 civarı); annem ailenin ve mahallenin sosyal yardımlaşma ağı. Elinde fazla kıyafet olanlar vermiş anneme birkaç parça; bana uyanlar benim olmuş; büyük gelenleri de komşumuzun kızı Kübra'ya verecek. Kübra benden birkaç yaş büyük ve çok olgun bir kız, ve sanıyorum biraz gururlu da. Ve ben Kübra'yı çok seviyorum; hep onu örnek alıyorum; çocukluk zamanımın derin muhabbetlerini hep Kübra'yla yapıyorum. O zamana kadar hep benden büyüklerin kıyafetlerini giymişim ve bunu öyle büyük bi zevkle yapmışım ki hiç de gocunmamışım. O zaman bana olmayan kıyafetlerden Kübra'ya gidecek olan bi elbise öyle güzeldi ki Kübra o elbiseyi giyip birkaç yıl sonra ona artık olmayınca bana verir nasılsa diye düşünerek annemin elbiseyi ona vermesini gönül rahatlığıyla izlemiştim. Ne güzeldi paylaşmak... Elimizde fazla olanı tam da ihtiyacı olana vermek ve zamanı gelip ihtiyaç duyunca bize de bir şekilde ulaşacağından emin olmak.
Bir gün yine toplanmışız konu komşu, Kübra da var bu kez annesiyle. Ve tam da o elbiseyi giymiş! Bende heyecan dorukta! Nasıl da güzel elbise ve nasıl da yakışmış Kübra'ya. Ve bendeki de ne mutluluk, Kübra ona verdiğimiz elbiseyi kabul edip giydi diye. :) Bi an ağzımdan kaçıverdi: "Aaa bizim verdiğimiz elbise bu, ne de güzel olmuş" diye. :)) Annesi durur mu, yapıştırdı cevabı: "Yalnız öyle topluluk içinde söylenecek laf mı bu?" Haydiii, sardı mı beni yine bir utanç :) Hem ne olur ki biz vermişsek, hem bunu başkalarının bilmesinin ne sakıncası var, hem evet biz verdik ama sen de aldın ve ne iyi ettin, çok da yakışmış... Gönlümden bunlar geçmiş olsa ne çıkar; Sümeyra'nın adı oldu mu patavatsız?...
Gururla tanıştığım ilk andı sanırım.. Oysa altı üstü bir elbise işte. Kullanılmış da olsa, satın almaya gücü olmadığından verilmiş de olsa, yardım etmek için verilmiş de olsa. Bir armağan, onlarca anlam... ve her bir anlamın ardında saklanıveren duygular...
Bir armağanı kabul ettiğimizde, o armağanı bize veren kadar düşünceli ve geniş yürekli olduğumuzu düşünüyorum. O zamanlar bunu idrak edememiştim. Şimdiki aklımla söylüyorum.
***
Ve bu yazıdaki son anım :)
2003 sonlarındayız; 2004'e hazırlanıyoruz. O zamanlar yılbaşında kar yağıyor İstanbul'a. :) Ben 8. sınıftayım ve liseye hazırlık için dersaneye gidiyorum. Sıra arkadaşımın adı Nazlı. Bir yılbaşı çekilişi yapmışız sınıfta; bana sınıfın çok da sevilmeyen öğrencisi Ali çıkmış. Ben Ali'nin neden dışlandığını anlayamıyorum, öyle bi sıkıntım da yok kendisiyle, gidip güzel bir armağan seçiyorum onun için. Nazlı'ya da onun sevdiği biri çıkmış. Yalnız çok da basit bir armağan almış, utanıyor onu vermeye. Başladı Ali'ye aldığım armağanın ne kadar güzel olduğunu, ona bu armağanın fazla olduğunu söylemeye. İçimden gelmiş almışım Nazlı diyorum dinlemiyor. Meğer armağanlarımızı değiştirmek istermiş. Tüm ısrarlarına rağmen değiştirmemiştim. Ali de armağanımı çok sevmişti üstelik. Nazlı'nın bana uzun süre söylendiğini, küstüğünü hatırlıyorum.
O zamanlar Nazlı'yla aynı yaştayız: 13.
Sahi, nereden öğreniyoruz o yaşta insanların aslında hangi armağana layık olduklarını tespit etmeyi?
***
Armağana dair anlatacak çok şeyim var derken bu kadarını beklememiştim. Dahası da var üstelik, yani.. aslında anılara sarmadan anlatacaklarım.
Devamı gelir bu yazının şimdiden söyleyim. ;)
21 Aralık 2017 Perşembe
15 Aralık 2017 Cuma
yapmayın, etmeyin!
"Adın Yüksel ise başarmak zorundasın!" diyor bir REKLAM. "Çocuğunun başarısı için bu ürün şart!" diyor bir diğeri. Çektiğin kredinin faizini, üstüne üstlük bir de "beni yordun" masrafını istiyor bankalar. Daima başarılı ve zengin olmamızı öğütlüyor toplum. Her şey ve herkes bir bedel istiyor. Ölmeyi, öldürmeyi teşvik ediyor hoparlörler. Yok yok, zengin ve başarılı olma demeyeceğim bu yazıda. Veya lanet okumakla geçmeyecek süren, sözünü ettiğim dış etkenlere. Aslında yazının başlığındaki gibi yapmama üzerine de olmayacak.
Bilmediğin bir şey değil biliyorum, sadece kendimizi dinlemekten bahsediyorum. Yok yok, şehrin gürültüsünden uzak bir orman kuytusunda olmak zorunda değiliz. Zaman mekan fark etmiyor. Tek gereken, hani diyor ya "bir telefon kadar yakınız", bir nefes kadar yakın olan kendimizi duymak ve dinlemek. Aklımız ne diyor, zihnimiz ne diyor, ve tabii ki kalbimiz ne diyor. Ne istiyor vücudumuz? Bu güne kadar gelmiş, getirmiş bizi, büyümüş, türlü yollardan, belalardan geçmiş.
Evet; her şey bir bedel istiyor tabii ki. Çünkü her şeyin bir bedeli var azizim. Her şeyin bir değeri var. Tıpkı sen, ve vücudun gibi.
Değersiz değil ellerimiz; hak etmeyen tutmasın, hak etmeyen çalıştırmasın istiyoruz. Değersiz değil dilimiz; bizi anlamayana ağzımızın içinde döndürmeyi bile layık görmeyiz. Değersiz değil ayaklarımız; bir ömür bizi sırtında taşıyor, ve değmiyor ne idüğü belirsiz yönlere gitmeye. Değersiz değil beynimiz; boş yere çalıştırmaya gelmiyor. En harikulade bilgisayarların göremediği ayrıntıları görüyor resimlerde; kitaplarda zor bulunan ince ayrıntıları hatırlıyor yeri geldiğinde. Ve nihayet değersiz değil kalbimiz. Çer çöple dolmaya gelmiyor hafazanallah; kalmıyor boş bir yer sevgiye, güzelliklere.
Nitekim değmiyor azizim vakti boş geçirmeye. Bir kuşa su vermek, bir yetimi doyurmak, bir yaşlının elinden tutmak varken; neden beynimizi, gözlerimizi, kalbimizi esir eden, bizi köle haline getiren etkenlere izin verelim ki...
Değmezmiş diyor küs kardeşler birbirine, cenaze töreninde. Değmezmiş diyor ömrüne süre biçilen hastalar, keşke bir çocuğun gülüşüne dikkatle baksaydım diyor; satış grafiğine baktığım kadar en azından. Hayatımız hakkındaki kararların tamamına yakınını bir başkasına emanet etmişken, bu kadarcık bir düşünmeyi hak ediyor bu bünye. En azından kimseye köle olmak istemediği kesin!
Bilmediğin bir şey değil biliyorum, sadece kendimizi dinlemekten bahsediyorum. Yok yok, şehrin gürültüsünden uzak bir orman kuytusunda olmak zorunda değiliz. Zaman mekan fark etmiyor. Tek gereken, hani diyor ya "bir telefon kadar yakınız", bir nefes kadar yakın olan kendimizi duymak ve dinlemek. Aklımız ne diyor, zihnimiz ne diyor, ve tabii ki kalbimiz ne diyor. Ne istiyor vücudumuz? Bu güne kadar gelmiş, getirmiş bizi, büyümüş, türlü yollardan, belalardan geçmiş.
Evet; her şey bir bedel istiyor tabii ki. Çünkü her şeyin bir bedeli var azizim. Her şeyin bir değeri var. Tıpkı sen, ve vücudun gibi.
Değersiz değil ellerimiz; hak etmeyen tutmasın, hak etmeyen çalıştırmasın istiyoruz. Değersiz değil dilimiz; bizi anlamayana ağzımızın içinde döndürmeyi bile layık görmeyiz. Değersiz değil ayaklarımız; bir ömür bizi sırtında taşıyor, ve değmiyor ne idüğü belirsiz yönlere gitmeye. Değersiz değil beynimiz; boş yere çalıştırmaya gelmiyor. En harikulade bilgisayarların göremediği ayrıntıları görüyor resimlerde; kitaplarda zor bulunan ince ayrıntıları hatırlıyor yeri geldiğinde. Ve nihayet değersiz değil kalbimiz. Çer çöple dolmaya gelmiyor hafazanallah; kalmıyor boş bir yer sevgiye, güzelliklere.
Nitekim değmiyor azizim vakti boş geçirmeye. Bir kuşa su vermek, bir yetimi doyurmak, bir yaşlının elinden tutmak varken; neden beynimizi, gözlerimizi, kalbimizi esir eden, bizi köle haline getiren etkenlere izin verelim ki...
Değmezmiş diyor küs kardeşler birbirine, cenaze töreninde. Değmezmiş diyor ömrüne süre biçilen hastalar, keşke bir çocuğun gülüşüne dikkatle baksaydım diyor; satış grafiğine baktığım kadar en azından. Hayatımız hakkındaki kararların tamamına yakınını bir başkasına emanet etmişken, bu kadarcık bir düşünmeyi hak ediyor bu bünye. En azından kimseye köle olmak istemediği kesin!
18 Ekim 2017 Çarşamba
imtihan dünyası
İmtihan. Sınav da denebilir. Hatırlayabildiğim en erken zamanlarımdan bu yana ailemden ve çevremden en sıklıkla duyduğumu hatırladığım, içinde bulunduğum diyaloglar aklımda kaldığı haliyle şu şekilde:
- Burası imtihan dünyası; yaşadığımız her şey bir imtihan. Kötü bir şey yaşıyorsan imtihan tamam ama iyi bir şey yaşıyorsan işte asıl o zaman imtihan. Çünkü o iyi şeyi yaşarken yaptıklarından da sorumlusun.
+ İmtihan tamam da, kimin imtihanı tam olarak? Kim kimin üzerinde uyguluyor bu imtihanı? Kurallar neler? Madem ki bana imtihan, öyleyse sana da değil mi? Hem mesela senin için her şey çok iyi gidiyorken, bana yaşattığın kötülükler de benim imtihanım ya, bu kötülüklerden sen de sorumlusun öyleyse.
- Yani... elbette bana da imtihan ama hiç kimse mükemmel değildir. Zaten öyle çok çok iyi de olamazsın bu dünyada. Şimdi bana soruyorsun ya; hele ben, ben hiç mükemmel değilim. Olamam ki. Mükemmel olursam haşa kibre girer o.
Yıllarca çokça kafa yordum, çokça söz sarf ettim bu konuya dair. Yalnız hep konuşulmayan bir şeyler vardı; hep bir şeyler yarım kaldı. Ya daha fazla soramadım ya da cesaret edemedim bu konuyu bi adım daha ileri taşımaya... Korktuğumdan: Alacağım cevabın muhatap olduğum kişiye olan güvenimi, bağımı sarsmasından korktum hep. Yalnız kalmaktan korktum. Ben korktukça içime kaçtım, bu sözlerse susmadı; daha fazla yankılandı kulaklarımda. Muhataplarım değişti; korkum derinleşti; bu konuyla olan "imtihanım"sa hep var oldu hayatımda.
Muhataplarım demişken, açayım orayı biraz daha:
Bu muhatabım biraz olsun dini inancı olan biriyse, mesela müslümansa, zaten konuşulmaması/sorgulanmaması gerektiği söylenen onlarca tabusu var -ki oraya girmicem şimdilik-. Ama ne olursa olsun, dini bi yerden bakınca olay bana göre çok basit en nihayetinde: Her şeyi ve seni de yaratan belli. Kime/Neye karşı neyle sorumlu olduğun da belli. Öldükten sonra cennet istiyorsan abi ibadetlerini yapacaksın, kimsenin hakkını yemeyeceksin, saygılı-sevgili olacaksın en genel haliyle. Ölünce ne olacağın belli değil ama en azından Hesap Günü geldiğinde şunu yaptım, bunu yapmadım Allah'ım diyebileceksin.
Buraya kadar bende tamam. Bunları yapınca imtihandan geçebileceğimi de biliyorum (yani elimdeki verilerle en azından). Ama, diyor yoook, öyle kolay değil. Peki diyorum, sana "öyle kolay değil" dedirten şey de tam olarak kibrin değil mi? "Bende kibir yok demedim ki, mükemmel değilim ben, haşa olamam da; yine de Allah bizi kibirden uzak tutsun" diyor. "Komşun açken yedirecektin hani," diyorum. "O başka dine mensup, kafir o," diyor. "Peki hoşgörü?" diyorum; "Ben mükemmel olamam" diyip çıkıveriyor işin içinden.
Sorduğum soru başkaaa, aldığım yanıt bambaşka.
Eyvallah diyip bir diğer muhatabımdan bahsediyorum şimdi:
Dinle ve dini olan hiç birşeyle ilgisi olmayan ama inançlarını ve kalıplarını sorgulayacak olsak tutunduğu inançlarına dindar birinden çok daha bağlı başka biriyse muhatabım; (kaldı ki şu anki aklımla bu iki kişinin tam olarak aynı yerde olduğunu görebiliyorum) diyor ki, dünyada adalet yok abi baksana biz burda senin bu sorgulamalarına maruz kalırken (bundan da fazlaca rahatsız olurken) kimbilir nerelerde kaç çocuk açlıktan ölüyor, kimler savaşta mağdur, kimlerin suyu yok, vs. Bunları söylerken elindeki kaynakları nasıl hiç bitmeyecekmiş gibi harcadığından habersiz, tüketim desek dibine vurmuş; ama hala doymamış ve doyacak gibi de olmadığının farkında değil tabii ki... Peki diyorum "Sen ne yapıyorsun tam olarak?" "Ne yapıcam, böyle gelmiş böyle gider. Hem ben yapsam sen yapsan bir başkası yapmayınca olmuyor işte. Ama senin bu çabanı takdir ediyorum. (Takdir?!) Ben de çok çabaladım zamanında, sonra sen de benim gibi olacaksın en nihayetinde."
Kişi değişiyor; cümleler değişiyor; ve fakat sorduğum soru başkaaa, aldığım yanıt yine bambaşka.
Baktım ki dini bir yerden bakınca işin içinden çıkmak pek mümkün değil. Ben bu din meselesinin ustası değilim. Bilmediğim çok şey var. Dindar olduklarını düşündüğüm kişilerinse yaşantılarına kendilerinden ve kendi sorgulamalarından bir şeyler katarak çevrelerinden duyduklarının ötesine geçebildiklerini göremedim çoğunlukla.
İşin tuhaf yanı, dini bir yerden bakmayınca da içinden çıkılmıyor. Zira, "Peki sen ne yapıyorsun?" gibi oldukça basit bi soruya bile dünya meselelerinden girip "Hayat hiç adil değil yeaa" gibi bir yerden çıkmak hiç tarzım değil. İyi ki değil ayrıca ;)
Yine kaldık mı içimdeki ulu bilgeye? :)
Geçenlerde bu "imtihan" mevzusuyla yine fazlaca haşır neşirken, bu kez kendi içimde, hayatın-dünyanın-evrenin ne kadar adil olduğunu sorguladım kendi küçük benliğimce...
Tam da şu sıralar, gezegenleri işliyoruz okulda, evrenle fazlaca içli-dışlıyız ;), bakıyorum her şey denge üzere. Denge varsa adalet de var. Bilimsel olarak açıklanabiliyorsa bu denge; ve biz küçücük yaşantılarımızda tadamıyorsak adaleti, bir dengesizlik var bu işte; evet ama, kesinlikle hayatın-dünyanın-evrenin suçu değil. (Onlar yanlış biliyor, kimsenin şuçu değil buuu. Bu benim suçum!)
Peki tam olarak neyi yanlış anlıyoruz? Nerede kaçırıyoruz dengeyi? Ben dengede değilim eyvallah; peki ama adalet tam olarak nerede?
Tam da bunları düşünürken o ana kadar olan hayatım, yaşadıklarım, sevinçlerim, üzüntülerim, acılarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. :p
Hayatımda imtihan olarak gördüğüm olaylar ve kişiler olmuştur hep. Beni çok zorlayan, acı çektiren, canımı inanılmaz yakan; ve bununla birlikte inanılmaz genişleten, büyüten, ehlileştiren olaylar, ve kişiler...
Ve yine, şöyle bi düşününce, istemediğim hiç bir şeyi yaşamamışım ben. Ne yaşadıysam, ne acı çektiysem tam da hayallerime, niyetlerime hizmet etmiş.
Yalandan olacağına hiç olmasın, -mış gibi yapacaksa sevmesin beni hiç kimse daha iyi demişim. Kendimi en yalnız hissettiğim günler, hiç kimsenin beni yalandan sevmediği günlermiş aynı zamanda; görmemişim. Seven insan kırmaz, incitmez, kötü söz söylemez, olanı olduğu gibi kabul eder; ben de böyle seveyim demişim; karşılık beklemeden sevmeye niyet etmişim. En ufak bir sözümden incinenler, aramamamdan sormamamdan yakınanlar sarıvermiş etrafımı; vara yoğa incinmelerini-darılmalarını-küsmelerini; o insanların kendilerini imtihanım kabul etmişim; üstelik bi de tutup "bu yaptığınız sevgi değil" diye diye söylenmişim... Oysa niyet ettiğim sevginin ta kendisiymiş imtihanım; görmemişim.
Derken derken, adaletin tam da burada olduğunu idrak ediverdim bir anda. Herkesin niyetleriyle imtihan edildiği bir dünya adaletli olurdu ancak. Herkes başka başka; renkler, dinler, inançlar, görüşler, düşünceler, vs... Ama imtihanımız bir: hayal ettiğin dünya nasıl bir yerse, niyet ettiğin sen nasıl bir sense; imtihanın da tam olarak o bence.
Bu meseleyi kendimce çözdükten sonra eyleme dönüşen her hareketimi, ağzımdan çıkan her sözümü daha bi dikkatle seyrediyor, dinliyorum. Başıma gelen her olaya ve karşılaştığım her insana başka bir gözle bakıyorum. Kötü/Olumsuz olarak adlandırabileceğim her olaya, duruma verdiğim tepkilere bir de bu pencereden bakıyorum. Bunu sorgulamak için ölmeyi beklememe gerek yok en nihayetinde; benim için "hesap günü" tam da o an: "Hayalini kurduğum ve içinde yaşamaya niyet ettiğim bir dünyada böyle bir tepkiye gerçekten yer var mı?" Cevap "hayır"sa önce kendimden niyetime sadık kalamamaktan ötürü özür diliyorum; sonraysa muhatabımdan.
Ve teşekkür ediyorum kendime: niyetimin farkında olup eylemlerimi bu doğrultuda dönüştürebildiğim için...
- Burası imtihan dünyası; yaşadığımız her şey bir imtihan. Kötü bir şey yaşıyorsan imtihan tamam ama iyi bir şey yaşıyorsan işte asıl o zaman imtihan. Çünkü o iyi şeyi yaşarken yaptıklarından da sorumlusun.
+ İmtihan tamam da, kimin imtihanı tam olarak? Kim kimin üzerinde uyguluyor bu imtihanı? Kurallar neler? Madem ki bana imtihan, öyleyse sana da değil mi? Hem mesela senin için her şey çok iyi gidiyorken, bana yaşattığın kötülükler de benim imtihanım ya, bu kötülüklerden sen de sorumlusun öyleyse.
- Yani... elbette bana da imtihan ama hiç kimse mükemmel değildir. Zaten öyle çok çok iyi de olamazsın bu dünyada. Şimdi bana soruyorsun ya; hele ben, ben hiç mükemmel değilim. Olamam ki. Mükemmel olursam haşa kibre girer o.
Yıllarca çokça kafa yordum, çokça söz sarf ettim bu konuya dair. Yalnız hep konuşulmayan bir şeyler vardı; hep bir şeyler yarım kaldı. Ya daha fazla soramadım ya da cesaret edemedim bu konuyu bi adım daha ileri taşımaya... Korktuğumdan: Alacağım cevabın muhatap olduğum kişiye olan güvenimi, bağımı sarsmasından korktum hep. Yalnız kalmaktan korktum. Ben korktukça içime kaçtım, bu sözlerse susmadı; daha fazla yankılandı kulaklarımda. Muhataplarım değişti; korkum derinleşti; bu konuyla olan "imtihanım"sa hep var oldu hayatımda.
Muhataplarım demişken, açayım orayı biraz daha:
Bu muhatabım biraz olsun dini inancı olan biriyse, mesela müslümansa, zaten konuşulmaması/sorgulanmaması gerektiği söylenen onlarca tabusu var -ki oraya girmicem şimdilik-. Ama ne olursa olsun, dini bi yerden bakınca olay bana göre çok basit en nihayetinde: Her şeyi ve seni de yaratan belli. Kime/Neye karşı neyle sorumlu olduğun da belli. Öldükten sonra cennet istiyorsan abi ibadetlerini yapacaksın, kimsenin hakkını yemeyeceksin, saygılı-sevgili olacaksın en genel haliyle. Ölünce ne olacağın belli değil ama en azından Hesap Günü geldiğinde şunu yaptım, bunu yapmadım Allah'ım diyebileceksin.
Buraya kadar bende tamam. Bunları yapınca imtihandan geçebileceğimi de biliyorum (yani elimdeki verilerle en azından). Ama, diyor yoook, öyle kolay değil. Peki diyorum, sana "öyle kolay değil" dedirten şey de tam olarak kibrin değil mi? "Bende kibir yok demedim ki, mükemmel değilim ben, haşa olamam da; yine de Allah bizi kibirden uzak tutsun" diyor. "Komşun açken yedirecektin hani," diyorum. "O başka dine mensup, kafir o," diyor. "Peki hoşgörü?" diyorum; "Ben mükemmel olamam" diyip çıkıveriyor işin içinden.
Sorduğum soru başkaaa, aldığım yanıt bambaşka.
Eyvallah diyip bir diğer muhatabımdan bahsediyorum şimdi:
Dinle ve dini olan hiç birşeyle ilgisi olmayan ama inançlarını ve kalıplarını sorgulayacak olsak tutunduğu inançlarına dindar birinden çok daha bağlı başka biriyse muhatabım; (kaldı ki şu anki aklımla bu iki kişinin tam olarak aynı yerde olduğunu görebiliyorum) diyor ki, dünyada adalet yok abi baksana biz burda senin bu sorgulamalarına maruz kalırken (bundan da fazlaca rahatsız olurken) kimbilir nerelerde kaç çocuk açlıktan ölüyor, kimler savaşta mağdur, kimlerin suyu yok, vs. Bunları söylerken elindeki kaynakları nasıl hiç bitmeyecekmiş gibi harcadığından habersiz, tüketim desek dibine vurmuş; ama hala doymamış ve doyacak gibi de olmadığının farkında değil tabii ki... Peki diyorum "Sen ne yapıyorsun tam olarak?" "Ne yapıcam, böyle gelmiş böyle gider. Hem ben yapsam sen yapsan bir başkası yapmayınca olmuyor işte. Ama senin bu çabanı takdir ediyorum. (Takdir?!) Ben de çok çabaladım zamanında, sonra sen de benim gibi olacaksın en nihayetinde."
Kişi değişiyor; cümleler değişiyor; ve fakat sorduğum soru başkaaa, aldığım yanıt yine bambaşka.
Baktım ki dini bir yerden bakınca işin içinden çıkmak pek mümkün değil. Ben bu din meselesinin ustası değilim. Bilmediğim çok şey var. Dindar olduklarını düşündüğüm kişilerinse yaşantılarına kendilerinden ve kendi sorgulamalarından bir şeyler katarak çevrelerinden duyduklarının ötesine geçebildiklerini göremedim çoğunlukla.
İşin tuhaf yanı, dini bir yerden bakmayınca da içinden çıkılmıyor. Zira, "Peki sen ne yapıyorsun?" gibi oldukça basit bi soruya bile dünya meselelerinden girip "Hayat hiç adil değil yeaa" gibi bir yerden çıkmak hiç tarzım değil. İyi ki değil ayrıca ;)
Yine kaldık mı içimdeki ulu bilgeye? :)
Geçenlerde bu "imtihan" mevzusuyla yine fazlaca haşır neşirken, bu kez kendi içimde, hayatın-dünyanın-evrenin ne kadar adil olduğunu sorguladım kendi küçük benliğimce...
Tam da şu sıralar, gezegenleri işliyoruz okulda, evrenle fazlaca içli-dışlıyız ;), bakıyorum her şey denge üzere. Denge varsa adalet de var. Bilimsel olarak açıklanabiliyorsa bu denge; ve biz küçücük yaşantılarımızda tadamıyorsak adaleti, bir dengesizlik var bu işte; evet ama, kesinlikle hayatın-dünyanın-evrenin suçu değil. (Onlar yanlış biliyor, kimsenin şuçu değil buuu. Bu benim suçum!)
Peki tam olarak neyi yanlış anlıyoruz? Nerede kaçırıyoruz dengeyi? Ben dengede değilim eyvallah; peki ama adalet tam olarak nerede?
Tam da bunları düşünürken o ana kadar olan hayatım, yaşadıklarım, sevinçlerim, üzüntülerim, acılarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. :p
Hayatımda imtihan olarak gördüğüm olaylar ve kişiler olmuştur hep. Beni çok zorlayan, acı çektiren, canımı inanılmaz yakan; ve bununla birlikte inanılmaz genişleten, büyüten, ehlileştiren olaylar, ve kişiler...
Ve yine, şöyle bi düşününce, istemediğim hiç bir şeyi yaşamamışım ben. Ne yaşadıysam, ne acı çektiysem tam da hayallerime, niyetlerime hizmet etmiş.
Yalandan olacağına hiç olmasın, -mış gibi yapacaksa sevmesin beni hiç kimse daha iyi demişim. Kendimi en yalnız hissettiğim günler, hiç kimsenin beni yalandan sevmediği günlermiş aynı zamanda; görmemişim. Seven insan kırmaz, incitmez, kötü söz söylemez, olanı olduğu gibi kabul eder; ben de böyle seveyim demişim; karşılık beklemeden sevmeye niyet etmişim. En ufak bir sözümden incinenler, aramamamdan sormamamdan yakınanlar sarıvermiş etrafımı; vara yoğa incinmelerini-darılmalarını-küsmelerini; o insanların kendilerini imtihanım kabul etmişim; üstelik bi de tutup "bu yaptığınız sevgi değil" diye diye söylenmişim... Oysa niyet ettiğim sevginin ta kendisiymiş imtihanım; görmemişim.
Derken derken, adaletin tam da burada olduğunu idrak ediverdim bir anda. Herkesin niyetleriyle imtihan edildiği bir dünya adaletli olurdu ancak. Herkes başka başka; renkler, dinler, inançlar, görüşler, düşünceler, vs... Ama imtihanımız bir: hayal ettiğin dünya nasıl bir yerse, niyet ettiğin sen nasıl bir sense; imtihanın da tam olarak o bence.
Bu meseleyi kendimce çözdükten sonra eyleme dönüşen her hareketimi, ağzımdan çıkan her sözümü daha bi dikkatle seyrediyor, dinliyorum. Başıma gelen her olaya ve karşılaştığım her insana başka bir gözle bakıyorum. Kötü/Olumsuz olarak adlandırabileceğim her olaya, duruma verdiğim tepkilere bir de bu pencereden bakıyorum. Bunu sorgulamak için ölmeyi beklememe gerek yok en nihayetinde; benim için "hesap günü" tam da o an: "Hayalini kurduğum ve içinde yaşamaya niyet ettiğim bir dünyada böyle bir tepkiye gerçekten yer var mı?" Cevap "hayır"sa önce kendimden niyetime sadık kalamamaktan ötürü özür diliyorum; sonraysa muhatabımdan.
Ve teşekkür ediyorum kendime: niyetimin farkında olup eylemlerimi bu doğrultuda dönüştürebildiğim için...
29 Mart 2017 Çarşamba
duyanlara, duymayanlara
Özlüyorum...
Bir şey anlatmak ya da paylaşmak istediğimde, herhangi bir konu hakkında yorum yaptığımda, bir konu üzerine hararetle tartışılırken fikrimi sunduğumda beni dinleyen, anlayan, anlamadığında bunu açıkça ifade eden, söylediklerimin kendi fikriyle ya da kendi bakış açışıyla uyuşan/uyuşmayan yönlerini şefkat-hoşgörü-sevgi zemininden gönül diliyle benimle paylaşan güzel insanları özlüyorum... Muhabbet ettiğimiz, o ortamda bana sunulanlardan öğrendikçe ne kadar az olduğumu ve aslında muhabbet edebildiğim can'lar kadar da çok olduğumu hissettiğim, o muhabbetten karşılıklı olarak beslendiğimiz anları özlüyorum...
Özlüyorum çünkü o can'ların çoğu -belki de her biri- ya İstanbul dışında çok uzağımda; aramızda yollar, dağlar var ya da İstanbul'da çok yakınımdalar; ve aramızda trafik, yoğunluk, yorgunluk gibi birtakım gerçekler var...
Bu arada, yine her biri ne kadar uzağımda olursa olsun, varlıkları hep benimle, hissediyorum. Uzun zaman sonra aradığımda "Sessiz çağrımı duydun demek, ben de seni düşünüyordum," deyince bir dost, "ohhh!" diyorum, "ohh, yalnız değilim." Ya da, uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve içimde şifalandırmaya çalıştığım bir konu hakkında o can'lardan birinin bir yazı yazdığını, içimden geçenlere kendi kalemiyle, şefkatiyle vesile olduğunu görüyorum. Böylece bir kez daha anlıyorum: birinin varlığını hissetmek için onun yanımızda olması gerekmediğini... Şükrediyorum sonra, varlığıma huzur veren o güzel canların varlığına; biraz geç de olsa...
***
Asıl anlatmak istediğimse yine bu muhabbet ihtiyacımla ilgili olmakla birlikte, aslında başka bir şey:
Anlaşılmamak! (yani... öyle sanıyordum birkaç saat öncesine kadar.)
Bundan birkaç ay kadar önce, ülkemizdeki gündemin yine yoğun ve gergin olduğu zamanlardan birinde sosyal medyada paylaşılanları hayretle izliyorken içimi çokça rahatsız eden bir mesele vardı: "Vurana biz de vuralım; cana kıyanın canına kıyalım; yeter artık bu terör; kökleri kurusun bu insanların; biz ve onlar" vari buram buram öfke, nefret, kin, intikam, vs. kokan mesajların sırf iç rahatlatmak amacıyla nereye gideceği hiç düşünülmeden öylesine yazılıyor, paylaşılıyor ve -sanırım- en kötüsü hızla yayılıyor olmasıydı... İç rahatlatmak amacıyla diyorum, çünkü bir sosyal medya iletisiyle ülke kurtarılmıyor. Yani... öyle olsaydı bile bunun bir öfke-nefret-kin-intikam mesajıyla ol(a)mayacağı aşikar. Aşikar dimi? :) Neyse konudan sapmayayım. ;)
O dönemde içimden bu duruma müdahale etmek geldi. Yani, müdahale de denmez belki ama... hani bi dokunuşta bulunmak; içimden tam da bu mevzulara dair akıveren ve bütüne hizmet edeceğini düşündüğüm bir kaç cümleyi paylaşmak belki. Bütün diyorum, ki önemli olduğunu düşündüğüm bir kavramdır: iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız, sen-ben, biz-onlar gibi ayrımların ötesinde bir yerden bahsediyorum "bütün" derken... O yerse şimdi bulunduğumuz yerden başka bir yer değil tabii ki. Yani... olaylara biraz daha yukarıdan/bütünden bakınca. (Daha da açasım geldi, ama çok uzatacağım gibi hissettim. Tam da buraya tıklayıp ilgili yazıma ulaşabilir isteyenler ;)
Sonra paylaştım içimden akan barışçıl mesajlarımı... hem bu gergin gündemin tam ortasında, onca nefret söyleminin devam ettiği sıralarda sosyal medyada paylaştım; hem de bu tür konuların konuşulduğu ortamlarda bulunup kendi düşüncelerimi de paylaşmaktan imtina etmedim... Gel gelelim, sözlerim, düşüncelerim, içimden geçenler sadece anlaşılmamakla kalmayıp üzerine bir de "pollyanna'sın sen; biz de biliyoruz evrene pozitif mesaj gönderelim falan ama öyle olmuyor işte; fazla olumlusun" vari yargı içeren, öfke dolu mesajlara maruz kaldım.
O günlerde, yaşadığım bu sıkıntıyı Emre'yle paylaştığımda "Böyle durumlarda sakin ve dengede kalıp izlemek belki de en güzeli, çünkü bu tür mesajlar bazen anlaşılmıyor; daha da kötüsü yanlış anlaşılıyor." demişti. Tam olarak bu kelimelerle olmasa da buna yakın olduğunu hatırlıyorum. Anlaşılmamak, ya da yanlış anlaşılmak ne büyük dert. Anlaşılmamam içimden geçenler yerine ulaşmadığından bi dert, yanlış anlaşılmam da sözlerimin karşımdakinin içinde neleri tetikleyeceğini, hareket geçireceğini bilemeyeceğimden başka bi dert!
Şimdi düşününce, olayın başka bir boyutu daha var tabii: O gün içimdeki sıkıntıyı Emre'ye anlatırken muhtemelen "Anlaşılmıyorum" kelimesiyle, her ne kadar edilgen de olsa ben dili kullanıyormuş gibi yapıp insanların beni anlamadığı zemininden anlatmışımdır bence. İnsanlar derken? İnsanlar ve ben? Offf! çok ağır!
Geleyim yine o günlere: Tamam, sakin kalayım, sessiz olayım, bazen de anlaşılmayım, tamam ama nereye kadar? Nereye akacak öyleyse içimden gelenler? Karşılıklı olarak şefkat-hoşgörü-sevgi zemininde konuşsak, anlaşamasak bile birbirimizin akmasına izin versek fena mı olur?
derken derken...
Bir süredir, anlaşılmadığımı düşündükçe bulunduğum ortamların dışında kaldım. Dışarıda kaldıkça zırhımı giydim ve bana egodan/zihinden söylenmiş sözlerle egomu/zihnimi savaştırdım. Ne oldu? Karşımdakine ne olduğunu bilemem ama ben hedefimden, amacımdan, bütünlüğümden fazlaca uzaklaştım bu süre zarfında canlar, yıprandığım, yorulduğum, karardığım da cabası...
Aylardır, her anlaşılmadığımda, kendimi olduğum gibi ifade edemediğimde ve en nihayetinde yanlış anlaşıldığımda şunları sorguladım hep içimde: Gerçekten anlaşılmamak mı derdim? Anlaşmadan da birlikte yürünebilir'i içinde bir yerlerde hep hisseden ben değil miydim bunca zaman? Varlığımı bu şekilde mi teyit etmeye çalışıyorum gerçekten? Yalnızca anlaşılınca mı var hissediyorum kendimi?...
Daha da dolanırdım buralarda... Neyse ki bugün, bir kaç saat önce ihtiyacımın tam olarak ne olduğunu keşfettim: "Duyulmak."
Duyulmak ne müthiş bir tamamlanma şekliymiş meğer benim için... Onca savaşım, direncim, kendimi savunmak için giydiğim zırhım, kalkanlarım, sadece duyulmak içinmiş...sade'ce duyulmak için.
Ne kastediyorum sade'ce duyulmak derken? Karşımdakinin herhangi bir yargının esiri olmadan, şefkat-hoşgörü-sevgi zemininde beni gönülden dinlemesinden bahsediyorum aslında. Bu kadar. Sonrasında hemfikir olmak, anlaşmak, aynı yere varmak gibi taraflardan birinin duygusunu, düşüncesini, içinde var olanı ve varlığını bertaraf eden "mış gibi" diyaloglar değil istediğim. Sadece duyulmak.
Mesela, "yorgunum" diyorsam, sitem etmiyorumdur, şikayet de etmiyorumdur. Destek istemiyorumdur; su dahi istemiyorumdur hatta. Sadece yorgun olduğumu paylaşıyorumdur. Bu kadar. Buna karşılık olarak "ben de yoruldum, eee napalım, hangimiz yorulmadık ki" vari cümleler kurmak da bir seçenek karşımdaki için... Ama gelse gözlerimin içine baksa, bir gülümsese, sarılsa, hatta o da anlatsa sonrasında ve dinlesem tüm gönlümle... Böylece birbirimizin akışına izin vermiş oluruz. Daha sevgi'li oluruz muhtemelen...
Duysak ya birbirimizi... Hemfikir olma ya da sonunda anlaşma gereksinimi duymadan, kendi daha'mızı paylaşma yarışına girmeden... Sade'ce duysak ya...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)