dışardan gelen yüksek volümlü "başaramadııığğm" nidasıyla uyanıyoruz. azer bülbül söylüyor olmalı, bir şarkı bu! saat gecenin üçü. önce camiden yanlışlıkla yayın yapıldı sanıyorum, sonra birinin araba içinde müzik dinlediğini öğreniyorum. arkadaşlarımızın köydeki evindeyiz. sabah uyandığımızda birbirimize efkarlı efkarlı "başaramadığğğm" söyleyip eğleniyoruz.
"bu bizim köyde ilk kez olan bişi" diyor arkadaşlar. ilk kez kalıyoruz üstelik orda. bize bir sürpriz olmalı diyoruz, eğleniyoruz bu enteresan olayla.
***
"yapamadım" diyor biri "kimler kimler yapamamış, zorla, yapabildim diyerek kimseyi kandıracak değilim. ben de yapamadım."
her ne ise yaşadığı, yapamadığını kabul etmiş. bununla da gayet iyi görünüyor.
***
Şubat'tan beri sanırım, meditasyon ve mindfulness çalışmalarına katılıyorum. ilk derslerden hatırladığım, meditasyonun yapılabilecek birşey olmadığı. "zaten dikkatini biraz bedenine versen, yapamadığını görürsün" diyor. pek bişi anlamıyorum bu yapma-yapmama meselesinden. dikkatimi nefesime verip odaklanmaya çalışıyorum her ne oluyorsa içimde.
***
sümeyra ve durmak. ne kadar zor-du birarada ikisi. durmak dediğim, hem fiziksel olarak durmak yani hiçbişey ya da pek bişey yapmamak, hem de bir şeyin içinde durmak, orda kalmak. bu bir niyet olabilir, bir duygu da, bir iş de, bir ortam da...
ve meditasyon. nasıl durayım! durduğum an içimde bir ejderya uyanıyor. bir ejderya ki o durabilemiyorken durabilmek ne mümkün! "bağırmak istiyorum" diyorum meditasyon bitince. bağırırsam belki geçer, çıkar içimden durmadan bağırmakta olan her neyse.
sırtım ağrıyor. ne masaj, ne egzersiz. normalde gül gibi geçinip gidiyorken sırtımla, günlük akışta bişiler yapıyorken hiç de sesi çıkmıyorken, meditasyona oturunca bana pis pis sırıtan bir sırt ağrısı.
"onu gör, ve sadece izle" diyor dış ses. "görüyorum ki. bildiğimiz sırt ağrısı işte. gördüm işte, bak, bu o. sırtım ağrıyo. sırtım. bacaklarım da uyuşuyor üstelik.
bırakamıyorum bedenimi tam. bu oturuşu yapamıyorum ben. şöyle otursam? ellerimi böyle koyunca hissedemiyorum onları bi süre sonra. uyuşuyorlar işte görüyorum. e izliyorum da onları. aaaama duuuraaaamıyoruuumm!"
bknz: sümeyra'nın şu hayatı yaşama şekli.
tepki ve şikayet.
iyi de, sümeyra şikayetten ve şikayet edenlerden ve dahi şikayete teşebbüs edenlerden hiç hoşlanmaz ki. ve evet, tepki vermek çok şey. gereksiz ve neyi beslediği belli olmayan bi hal işte.
kemal'e göre ben "1990'da tepki olarak dünyaya gelmişim". almakla aram pek iyi olduğundan, e Juno'nun da yay burcu yazısında anlattığı gibi hiç bişey alamazsa tepki alan bi insan türü. ve tepki vermek. güzeliiim. iyiye, kötüye, vara-yoğa, sese-sessizliğe tepki vermekten bahsediyorum. daha bugün birini dinliyormuş gibi yaparken başımı sallayıp "hıı-hı"lıyordum. alma-verme dengemi tepkilerle sağlıyor bile olabilirim.
görmek ve izlemek kısmı tamam. gördüğümle ne yapacağımı bilememekse tam bir işkence.
sırtım ağrıyo. görüyorum. ağrı devam ediyo. izliyorum. e sonra? sonrası yok bu kadar. allam çok sıkıcı. sıkıcı. sıkılıyorum. sıkılmak da neyin nesi!
öyle durmazsan böyle durdururlar diyen büyük sistem bi şekilde durdurdu beni, elhamdülillah. biraz hareket etmeden duramasam, karnımın ağrısından duramıyorum bu kez. duruyorum mecbur. sonra zihnim durmuyordu bi dönem. onun da hakkından nefes ve bir sözü defalarca zikretmek geliyor. en azından şimdilik böyle anlaşıyoruz kendisiyle.
dün yine meditasyon için buluştuk. bu arada grup çalışmaları bana her zaman iyi geliyor. tek başıma olandan başka bişey oluyor orada grupla. ne oluyor bilmiyorum.
güzel güzel bağdaş kurdum, başladık nefesi izlemeye. sırtım ilk günkü gibi ağrıyor, hatta belki biraz daha şiddetle. birkaç nefeste bir omurgam eğiliyor bu sebepten. bi nefes alıp omurgamı dikleştiriyorum. ha, diyorum, yapamıyorum demek, eyvallah. bacaklarım uyuşuyor. oturuşu değiştirsem diyorum, içimden gelmiyor. peki, diyorum, demek yapamıyorum. bazen düşüncelere kapılıyorum nefesten kopup. abi ben baya baya yapamıyorum bu işi diyorum. devam ediyorum nefes alıp vermeye, bozulan omurgayı düzeltmeye, bağdaş kurup oturmaya. devam ediyorum olanı seyretmeye.
ilk kez meditasyon yaparken dövmüyorum kendimi. ilk kez sadece görüyor ve seyrediyorum.
ilk kez mis gibi, tertemiz yapamıyorum. o inceden inceden gelen şikayet ve tepki olmayınca ne kutlu bu yapamayış.
***
görmeyi ve duymayı öğrenmişim bi şekilde. okumakta da fena sayılmam. gördüklerimle ve duyduklarımla ne yapacağımı bilememek büyük mesele imiş. gördüm, e hani ödül? duydum, yok mu karşılığı?
sonra tepki ve sonra tepkiye olan tepkiden şikayet.
gördün, duydun. melekelerin çalışıyor, güzel. dur şimdi. bu kadar.
***
tüm bu direncim yapamamaya elbette. "meditasyon yapılacak bi şey değildir" dedikçe dış ses, "yapıcam işte yapıcam ve herkes görecek" diyen bir iç ses.
her gün yapılacak ne çok iş var! "hepsini de yapıcam" "azar azar yapıcam" "az da olsa yapıcam" "bugün olmazsa yarın kesin yapıcam" illa yapıcam yani.
dünyaları mı kurtarcen be sümeyra!
***
yapamıyorum. kabul. her gün kim bilir kaç şeyi yapamıyorum. bununla iyiyim şimdi. ben yapamıyorum ve yapamıyorken ben, güneş doğup batıyor, nefes alıp veriyorum, organlarım bilfiil çalışıyor, mütemadiyen bişeyler oluyor ve hayat devam ediyor.
"başaramadığğğmm" ise sadece gecenin 3ünde bizi uyandıran bir arabesk şarkı olarak kalıyor hatırımızda :)
"Hayat tutmak ve bırakmak arasındaki dengedir."
Mevlana
***
Nisan sonu
Bir sessizlik inzivasında tanışıyorum güven'le. Bu güven, bırakmaktan geliyor: hissediyorum, öğreniyorum, yaşıyorum. Yazıyorum da üstelik: "bırakmayı öğreniyorum" diye. Nasıl yani, gerçekten bırakabiliyor muyum?
O günden sonra hemen her anım "aaman yeaa bırak gitsin" demekle, hatta bunun biraz da misyonerliğini yaparak geçiyor. Ta ki katıldığım bir şifa inzivasına kadar.
***
Haziran sonu
İnziva benim için oldukça yoğun geçiyor. Gecenin kör karanlığında birçok şeyi bir anda gün gibi apaçık görmeme vesile oluyor. İnzivadan öğrendiğim en büyük şeyse şu oluyor: Sadece tutmak, körü körüne tutmak nasıl tehlikeli bir halse, tamamen bırakmak ve hiç tutmamak da bir o kadar tehlikeli.
İnziva sırasında ne zaman gözlerimi kapatıp kendimi bir deneyimin içine bıraksam o deneyimde kaybolduğumu görüyorum. Nası ya, bırakmak çogzel diil miydi?
Hadi diyorum Sümeyra şu ana gel. Gözlerimi açıp etrafıma bakıyorum. Toprağa dokunuyorum. Şimdi, buradayım. Orada, o anda tutuyorum kendimi bi nevi. Bir süre sonra da o tutma halinin içinde kaybolduğumu görüyorum. Demek o kadar sıkı tutynca da kayboluyormuşum, derken yeniden bırakıyorum ta ki kaybolana kadar ve yeniden, yeniden tutuyorum.
Sadece bırakarak insanca bir yere varılamayacağına uyanıyorum. Bu yolculuğu şöyle tarif ediyorum: Biraz tut, biraz bırak, tut-tut-bırak-bırak, sonra yine tut, yine bırak.
***
Temmuz sonu
İnzivadan hemen sonra gebe kalıyorum. Gebeliğimi öğrendiğim an itibariyle çok mutluyum. En çok istediğim şeyi - doğumu deneyimleyeceğimi düşündükçe heyecanlanıyorum.
Bedenimin günden güne nasıl değiştiğini, gebeliğin bana getirdiği halleri sürekli olmasa da eskisine göre daha sık izliyorum. Beden farkındalığım her zamankinin kat be kat üstüne çıkıyor, çokça keyfini çıkarıyorum bu halin.
Bir süre sonra 2-3 günlük döngülerimin olduğunu, bi zaman yaşadığım şeyin sonra bir daha tekrar etmeyebileceğini gözlemliyorum. O döngülerin her biri kendine has. Çok sevsem de her birini, yeni bir döngü başladığında eskisine tutunmadan, artık o döngü değişti diye üzülmeden kendimi yeni döngüye bırakmanın bedenim ve bebeğim için en iyisi olduğunda karar kılıyorum.
Gebe kaldığım andan itibaren bir çocuğun hayatının eşlikçisi olmanın tam bir "anda kalma pratiği" olduğuna uyanıyorum.
***
Eylül sonu
Duygu'dan bahsediyorlar bana flora'da doğum yaptırmak istermiş diye. Hemen yazıyorum. Sağolsun "doulanım bundan gayrı" diyince çok mutlu oluyorum. Bebeğim emin ellerde. Nasıl da şanslı.
Görüşmeyi nasıl oldururuzu düşünürken Jfest'te kesişiyor yollarımız. Bir akşam standa uğruyor, uzun uzun muhabbet ediyoruz. O muhabbetten aklımda en çok şu sözler kalıyor: "Doğum aslında bir tutmak ve bırakmak hikayesi. Tutarsan kendini ya da komple bırakırsan doğum gerçekleşmez. Sezaryende bile bu böyle. Doğumu gerçekleştiren şey bedende tut-bırak-tut-bırak döngüsünün sağlıklı bir şekilde olması."
Aklıma inziva geliyor. Heyecanlanıyorum bu sözleri duyduğum için.
***
Tüm bunlar olurken arada milyon tane deneyim yaşıyorum tutmak ve bırakmak üzerine. Bazen çok tutup hiç bırakmıyorken bazen tam tersi oluyor. Böyle böyle salınırken tut-bırak sarkacında arada bir dengeyi de buluyorum elbet. Ama zor oluyor o dengede kalma hali. Sıkça bocalıyorum. Çokça saçmaladığım da oluyor, görüyorum.
***
Kasım başı
Fethiye'de masaj yapan bir kadın terapist ararken aklıma Selma abla geliyor. Arıyorum, Fethiye'ye gitme planımızı öğrenince tai-chi dersine davet ediyor bizi. Bugünkü dersi Ersin hocayla yapacağımızı söylüyor Selma abla, ve ona denk gelmemizin büyük şans olduğunu.
Ders sonrasında biraz zaman geçiriyoruz onlarla. Gebeliğe ve çocuk yetiştirmeye gelince konu, bir şey anlatıyor Ersin hoca: Bebekler çıngırakla oynuyorlar ve bırakmıyorlar diye sevinir ya aileler. Bebekler çok sevdiğinden değil bırakmayı bilmediklerinden öyle canhıraş sallarlarmış çıngırakları. O dönemlerinde tutmayı bilip bırakmayı öğrenmedikleri için dışardan eğlenceli gibi görünen deneyim onlar için pek öyle olmayabilirmiş.
Sonra başka pek çok şey paylaşıyor bizimle ve ayrılıyoruz.
***
11 Kasım, Pazartesi
Rutin doktor kontrolüne gittiğimizde bebeğimizin sağlığıyla ilgili bir şeylerin yolunda olmadığını öğreniyoruz. 2 doktor durumu tüm netliğiyle açıklayınca elimizden başka bir şey gelmiyor: gebeliği sonlandırma kararı alıyoruz.
O gece veda ediyoruz bebeğimize. Bir çemberde, dualarla, güzel dileklerle. Kendimizi yas tutmanın güzelliğine bırakıyoruz.
Ertesi gün kurul raporu almak için tıp fakültesine gidiyoruz. Tam hüngür hüngür ağlayıp kaybolacakken gözyaşlarımızın içinde, biri gelip bir şey soruyor mesela. Hiç bi şey yokmuş gibi cevap veriyoruz gözümüzde yaşlarla biraz da yutkunarak. Adamın umru değil, yoluna devam ediyor. Kemal'le birbirimize bakıp gülüyoruz. "Bu neydi şimdi?"
Raporu imzalıyor kurul, "onaylatıp gelin" diyorlar. Köprüden önce son çıkış. Ayaklarımız geri geri gidiyor, raporu tutan ellerimiz titriyor. Geliyoruz rapor tasdik'e. Camın arkasında ayakta duran adam bi adam var: sol elinde çaydanlık, sağ eli ıslak. Sonra memur olduğunu öğreniyoruz. "Sizin neydi?" diyor. "Şeyy.. rapor... onay.." "tamam verin" diyor, ayakta, sol elinde hala çaydanlık, sağ eline kalemi alıp imzalıyor. Tek elle imzalarken kağıtlar oraya buraya kayıyor olsa da imzanın üstünden birkaç kez geçiyor sağolsun. Islak raporu bize geri veriyor. Önce rapora, sonra birbirimize bakıp gülüyoruz.
O sıkıcı hastane koridoru Leyla ile Mecnun dizi setine dönüyor bir anda. Bi at kafası eksik hani. Ulan ağzımızın tadıyla bi dram yapamadık, diyip eğleniyoruz.
Ne zaman bıraksak kendimizi yasa ve abartıp kaybolsak dramın içinde absürt bir olay uyandırıyor bizi gerçekliğe. Gülümseyip yolumuza devam ediyoruz biz de, gelen o tebessümü de yeterince tutarak yüzümüzde...
Hastaneye yatıyorum sonra. Hangi duygu gelirse gelsin önce bırakıyorum kendimi içine, yeterince tuttuktan sonra kendimi orada, çıkıyorum gelen başka bir duyguya da yer açabilmek için. Bunları böyle düşünerek yapmıyorum. Öyle gelişiyor bir şekilde.
Emel ebe gelince kendimi tutamıyorum. "Tam da doğum anında vedalaş kızım o'nunla. Sen onu bırakmazsan o da seni bırakamaz." diyor.
Kasılmalar başlamadan vedalaşıyorum o'nunla. O'nun bedenimde daha fazla tutunmanın ikimize de faydası olmadığını hatırlatıyorum bize. Doğum sürecinin kolay akmasından onun da beni bırakmak istediğini anlıyorum.
Doğumdan sonra bir telefon alıyorum. "Hata yaptın" diyor telefondaki ses "yine de biz seni hiç bırakmicaz". Aklımda onca sözden sadece bunlar kalıyor.
Bu bir Cem Güventürk karikatürü olsa, ancak hatalarım derdi "seni asla yalnız bırakmicaz" diye ama bildiğin dramatik bi telefon konuşması işte.
Düşünüyorum sonra, bir hata bulamıyorum ve bunu söylüyorum da. Ama düşünüyorum ne hata yaptığımı, hala neyi bırakamadığımı...
Sonra anlıyorum.
Senelerdir "bırakın artık peşimi" dediğim her ne varsa onlar da beni bırakmak isterlermiş aslında. Bir bebeğin çıngıraktan kurtulmaya çalışmak isterken onu sımsıkı tutup sallamasına benzettim bu hallerimi.
"Artık büyü" diyor aslında telefondaki ses. "Ve bırak benden sevgi şefkat dilenmeyi. Bırak ki ben de seni bırakayım."
Bırakıyorum sonra.
Gönlüm ferah.
"Sizi önce Allah'a sonra birbirinize emanet ediyorum" diyor biri. İlk kez bırakıyor bizi öylece, kendi halimize.
çok bilinen bi güven oyunu var hani: gözlerini kapatıp
kendini arkaya doğru bırakıverirsin ve çevrendekiler seni tutarlar
düşmemen için. o insanlara, çevrene, kendine, hayata ne kadar çok
güveniyorsan o kadar kolay bırakırmışsın kendini. oyun bu. ilk oynatan
Songül abla idi. 4 yıl önce, bu zamanlar. hiç bırakamamıştım kendimi.
öyle zordu ki bırakmak, hep kırıyordum ayağımı, dizlerimi düşmemek için.
ve güvenle bağlantısını da kuramamıştım doğrusu. nası yani ben onlara
güvenmiyor muydum?
sonra birkaç ortamda daha bahsi geçti bu oyunun. ısrarla,
güvenle hiçbir bağlantısı olmadığını söyledim. çünkü ben herkese de
hayata da güveniyordum. Kemalat Seyri dersleriyle birlikte değişiyor,
dönüşüyordum. artık başka türlü bakıyordum bağ kurduğum insanlara ve
gerçekten bağ kuruyordum. güveniyordum, ve rahatça bırakabiliyordum
da... kaç okulu bırakmışım işsiz kalmayı, kaç sevgiliyi bırakmışım
yalnız kalmayı göze alarak. yani bırakmakla aram iyi. ha, ama olsa olsa
bunun bedenimle bir ilişkisi vardı ancak. bedenim esnek değil de ondan
bırakamıyordum tam. biraz çalışsam düzelirdi en nihayetinde. ve o
sıralar nedense hiç de çalışasım yoktu.
gel zaman git zaman, şurda birkaç ay öncesine kadar güvenle
ilgili epeyce atıp tutabilirdim. bir ara da şeye sarmıştım: güvenmek ve
bel bağlamak aynı şeyler değildir. ben insanlara güveniyorum ama bel
bağlamıyorum. içimden geleni istediğim gibi anlatabilirim, o anda nasıl
akıyorsa öyle davranırım, sonrasını düşünmem hem zaten insanlardan
sakladıklarım, sırrım falan da yok benim. her türlü güvenirim: yarı yolda
bırakabilirler, söz verince tutmayabilirler, o zamanın şartları çok
başka olabilir. bunlar benim insanlara olan güvenimden hiçbir şey
eksiltmez. birine güvenmek, onun insan olduğunu, insan olduğumuzu bir
kez daha hatırlamak gibi bi şeydir bence.
***
geçen sene bu zamanlar.
kendi çemberimde zor zamanlar
geçiriyorum. yastığa başımı koyup uyumak istiyorum. ertesi gün okul var
ve uyumalıyım. saatler geçiyor ve uyuyamadığımı fark ediyorum. "neden
uyuyamadım ki?" derken başım yastığa düşüveriyor. nası yani! saatlerdir
boynumu öyle kaskatı mı tutuyordum?
sonra ertesi gün oluyor ve ertesi gün. bir süre böyle her
gece başımı yastığa koymayı unutuyorum. her geçen gün daha erken fark
ediyorum bunu; yine de pek faydası olmuyor. başımı yastığa, kendimi
uykuya
b ı r a k a m ı y o r u m.
***
eylül geliyor. yenilenme, tazelenme zamanı. kurumsalda
çalışmayı da bırakmışım. artık ihtiyacım yok o eski resmi kıyafetlere.
resmi kıyafetlerle birlikte bir sürü başka giysimi, ayakkabımı, eşyamı,
artık okumuyorsam adıma imzalanmış kitapları falan veriyorum hep
birilerine, onlara ihtiyacı olan kişilere. verdiğim şeyi ertesi gün
aramıyor gözüm. "benim falanca eşyam da nerdeydi ki?" diye sormuyorum
hiç. vermek konusunda içim rahat. ne mutlu ki bırakabiliyorum.
***
ocak ayı.
bir haber alıp sarsılıyoruz. kemal daha çok
aslında. ben de bir o kadar ama. kemal'in herkese ve her şeye olan
güveni sarsılıyor. ne olur anlatma diyor. tutuyorum kendimi. ama zor
tutuyorum. "ben insanlara güveniyorum ki, neden içimde tutayım?" diye
soruyorum. yine de paylaşmıyorum bi süre. bu durum duygularımı da
yaşayamamak olarak yansıyor bana. kısa zamanda fark ediyorum. fark etmemle derdim
kemal'in derdini bile geçiveriyor. oturup "sümeyra'yı nasıl
rahatlatırız?"ı konuşuyoruz.
o dönem 'güven' çalışalım istiyoruz. benim güven konusuyla
bir alıp veremediğim yok elbette. kemal'in meselesi bu. ama katılırım
çalışmaya diyorum. Emre'nin Ankara'ya gelme ihtimali var; onunla
konuşurken güven çalışalım çemberde diyoruz. öyle büyük, öyle çok
istiyoruz: ben Emre'yle çember yapmayı, Kemal de güven çalışmayı. Emre
gelemiyor; Kemal bir şekilde çıkıyor işin içinden. Bense güven konusunu
bir daha açmamak üzere kapatıyorum.
çünkü ben zaten çokça güveniyorum.
***
mart ayında Çağım'ın mindfulness (bilinçli farkındalık) ve meditasyon çalışmaları başlıyor
Ankara'da. daha öncesinde meditasyonla ilgili Esin'den bir çalışma talep
etmişim. o hazırlanmış, kocaman vaktini ayırıp göstermiş bana meditasyonun
neye benzediğini. az çok biliyorum mantığını ve evde deniyorum da bir
süre. devamı gelemiyor sonra. Çağım'ın çalışmasına katılarak ona oradaki
varlığımla destek olasım var. asla meditasyon öğrenesim değil. :)
oturup şöyle bi duruşumu düzenlediğim an sağ kürek
kemiğimin hemen altına birşeyler saplanıyor. oturmak, dik durmak benim
için çok güç. deniyorum yine de.
bi süre sonra bu ağrıya bir de bel ağrısı ekleniyor. artık
dayanamıyorken Kemal bir masaj seansı armağan ediyor. Günce ile thai
yoga masajıyla tanışıyorum. ağrıyan yerlerime dokunup iki farklı
noktanın tek bir hat üzerinde olduğunu keşfediyor. masaja başlarken
"kendini bırakman çok önemli" diyor, duymuyorum bile. ben kendimi
bırakabiliyorum ki!
nitekim öyle olmuyor. birkaç kez uyarmak zorunda kalıyor. ben şaşırıyorum "yeterince bırakamamış mıyım?"
seans bitiyor, eve dönüyoruz, etkisi bitmiyor: gerçekten bırakamıyor muyum?
***
evde kendimce bırakma çalışmalarına başlıyorum. önce en çok
içimi sızlatan, geçen sene başımı yastığa bırakamamalarımla başlıyorum.
tabii ki artık eskisi gibi değil ama yine de 'yeterince' değil,
gerçekten bırakmayı deneyimleyesim var. başımı yastığa, bedenimi yatağa
bırakıyorum. sonra tek tek kontrol ediyorum her bir yerimi. nereyi
bıraktığımdan emin olsam başka bir yerimi kasıyorum, ne garip! sonra
şöyle diyorum: bir de ölmüş gibi yap sümeyra? bayılmış ol mesela? öyle
yapıyorum. bedenim yatağa akıyor. "uuu! demek bırakmak böyle bir şeymiş"
diyor, gecelerce oyun gibi bununla eğlenerek uykuya dalıyorum.
***
oldum olası tabağımda yemek bırakmayı sevmem. ve kemal hep
az da olsa tabağında yemek bırakır. bir şeyleri kalmasın diye yemekten
hiç hoşlanmaz. benimse içim gider o yemek ziyan oluyor diye. bir gün
yine yemek yiyoruz; ben doymuşum, ve bir lokma daha'ya yerim yok. kemal
keyifle her bir lokmanın tadını çıkara çıkara yiyor. tabağımda yemek
kalacak. ve benim yerim yok. bi süre tereddütten sonra "bırak sümeyra"
diyorum. kendini zorlama. ortada salata gibi bişi var. kemal onu yesin,
bari o kalmasın istiyorum. bunu kemal'e müthiş söylemek istiyorum.
ve
yakalıyorum! söyleme sümeyra bırak, kalsın. kemal yemeğin tamamını yiyor
sonra. söylesem yemeyecekti büyük ihtimal. bir de canımız sıkılacaktı. bense sadece zihnimi tıka basa doyurmuş
olmanın pişmanlığını yaşayacaktım.
***
böylece, bırakmak ne demekmiş, ne değilmiş? tadını biraz
almaya başladıktan sonra bunu günlük aktivitelerim arasına bilinçli
olarak almaya başlıyorum. neyi ne kadar bırakabiliyorum? bırakamamamın
önündeki engel ne?
hala çözebilmiş değilim: deniyor, araştırıyor, kendimi
yormadan çalışıyorum. en azından birkaç noktada yakalayabiliyorum.
şimdilik üzerinde durulası noktalar.
nisan sonunda Çağım'ın bir çalışması var: 5 gün sürecek
Sessizlikte Farkındalık inzivası. bu tür çalışmalara hiç katılabilmiş
değilim, çünkü tam da okul zamanı gitmem imkansız; haftasonu katılmak
istediğimde çoğu zaman grup dinamiği açısından talebim kabul edilmiyor.
Çağım katılabileceğimi söylüyor. önce sadece 2 gün de olsa katılabilecek
olmamın mutluluğunu yaşıyorum. çok uzun sürmüyor. başka kaygılar çıkıyor
ortaya: "zaten flora'ya çok seyrek gidebiliyorum. bu gittiğimde
yapılacak onlarca şey varken ben gidip sessiz sessiz inzivaya mı
katılacağım? ne münasebet!" vıdıvıdıları işgal ediyor zihnimi.
bunu tam ifade etmesem de katılıp katılmayacağımdan emin
olmadığımı, her an vazgeçebileceğimi paylaştığımda Çağım'la, şöyle
diyor: "buna şimdi karar ver. geleceksen biletini şimdiden al mesela."
"iyi ama, bunun şimdi karar vermemle pek ilgisi yok ki. tam da herşeyim hazırken biletim, çantam; evden çıkma vaktim geldiğinde sırf içimden gelmiyor diye katılmaktan son anda vazgeçebilirim." diyorum.
"işte tam da o vazgeçeceğin anda çıkman gerekiyor olabilir evden. daha önceden yapmaya karar verdiğin, sana iyi geleceğini bildiğin bir şeyi tam da çok yapmak istemediğin zaman, sakin kalarak gidip onu yapman."
konuşma kelimesi kelimesine böyle değil. anafikri bu gibi. konuşmaya dair en çok
hatırladığım, söylediği şeyin çok güçlü ve net olduğu. fakat keskin
değil. bunun altını çizmeliyim. güçlü, ve şefkatli de. net ama karar
veremezsem de dert değil.
bir
şekilde cuma akşamı flora'da olabiliyorum. gece 2'ye kadar sohbet
muhabbet devam ediyor. sabah 6'da uyanmam lazım. kemal soruyor: "emin
misin? zorlama kendini. istersen daha sonra da katılırsın." eminim,
diyorum. sabah uyanıcam. alarmı kuruyor, alarm çalmadan uyanıyorum.
sabah aynı soruyu Çağım soruyor: bugün katılacak mısın?
ay neden herkes aynı şeyi soruyor? katılıcam dedim ya! yoksa beni sabahın 6'sında ne uyandırabilir ki başka?
katılıyorum
nitekim. itiraz etmeden. akışa müdahale etmeden. "biz şimdi burda bunu
neden yapıyoruz?" diye sorgulamadan. sadece katılıyorum sessizliğe ve
yavaşlığa ve onun getirdiği her şeye.
sabah tai chi
yaptırıyor Çağım. "omuzları düşür" diyor.
omuz? ne alaka şimdi? senelerce
bana dik durmam gerektiği öğretildi.
dik durmak = omuzların yukarıda çok
güçlü olması, olarak kodlamışım hep. omuzlarımı düşürüyorum: "whop" diye
bir ses geliyor. -başka bir ses de olabilir :p-
omuzlarımla birlikte
birsürü şey de düşüyor sanki. düşmüyor. bedenimden akıp toprağa gidiyor.
toprakla bağımı hatırlıyorum. ayaklarım yere bu kez gerçekten basıyor.
ağırlığım olabildiğince toprakta. kimseyi görmüyor, hareketlerimi
başkalarıyla kıyaslamıyorum. ne yapıyorsam o en doğru; her nasıl
akıyorsa.
yürüyüşüm değişiyor: sanki ben yürümek
istediğimden değil de toprak ayaklarımı kendine çektiğinden. sanki
yerçekiminden değil de yürürken birşeylerin bedenimden akıp gitmesine
izin verdiğimden. şaşırıyorum. yürümeyi yeniden öğreniyorum.
akşam
üzeri yoga çalışmamız var Yağmur ile. dans eder gibi yaptırıyor yogayı.
asla yapamadığım hareketleri yapıyorum. üst bedenimi bacaklarımın
üzerinden komple yere bırakabiliyorum. nefes verdikçe daha çok. nefes
verdikçe daha da esneyerek. şaşırıyorum.
yoga sonunda
bir sürpriz karşılıyor beni: regl. normal döngümün tam 5 gün öncesinde.
şaşırıyorum. bu kadar bırakabildim mi gerçekten? döngümü
değiştirebilecek kadar çok bırakabildim mi? bedenimin kendini toprağa,
mata bırakmasını ve sakince akmasını seyrediyorum. ağrı, sancı, acı,
sızı, hiçbir şey yok. sadece akıyorum.
flora bir başka
sanki bu kez. normalde tek başıma özellikle geceleri dışarıya çıkmaya,
tuvalete gitmeye öyle uzaktım ki. korkardım. tek başıma çok ortalarda
dolanmışlığım olmadı.
cumartesi gece ateş başında
çemberle meditasyon yapıyoruz. sessiz. ateş başında sıkça gökyüzünü,
yıldızları izliyorum. halimden memnunum. çember biter bitmez kalkmak
istiyorum. önce tuvalete, oradan uyumaya, gecenin karanlığında tek
başıma yürüyerek geçiyorum. şaşırıyorum. bunu nasıl yapabiliyorum? ev
yapmaya bile cesaretim olan bu yerde bu zamana kadar gece tek başıma
yürümeye nasıl cesaret edemedim? şaşırıyorum; çok da takılmıyor, eve yürüyorum.
ertesi
sabah bonus tepeye gidiyoruz, tai chi yaptıktan sonra dönüyoruz.
ormanın içinde yürüyoruz 13 kişiyle birlikte, nasıl da yalnızım, nasıl da tek ve
bir o kadar çok. bir şey doğuyor içime güneşin yüzüme vurmasıyla
birlikte: güven. güveniyorum. sanki hayatımda ilk kez gerçekten
güveniyorum.
peki neye güven? kime? hiç sorgusuz cevaplıyorım: Çağım'a.
güven dediğimiz şey ete kemiğe bürünmüş de sanki, Çağım diye görünmüş. öyle çok
güveniyorum. öyle kuşkusuz, şüphesiz bir güven. çok üzerinde durmuyorum;
şaşırmıyorum da bu kez. yürümeye devam ediyorum.
öğleyin inziva bir
çemberle sonlanacak yine bonus tepe'de. toplanıyoruz orada. Yağmur
sessizlik içinde, elindeki kartlardan herkesin 3 tane çekmesini,
sessizliğimizi bu kartlarla bağlantı kurarak bozmamızı istiyor.
ilk
ikisini bir şekilde seçiyorum. kartlar kapalı. tam Yağmur bir sonraki
kişiye gidecekken son kartı da çekiyorum. çemberle birlikte kartları
açıyoruz. benim son kartın üstünde "güven" yazıyor. içimde o an oluveren
şeyi şimdi burada nasıl anlatayım?...
(28 Nisan 2019, Bonus Tepe'de çember)
çemberde anlattığım çok şey, o oluveren şeyin çok azı olsa da anlatabiliyorum:
güvenmekle
bırakmanın ilişkisini senelerdir birilerinden duyarım, kitaplarda
okurum, ben hayatımda ilk kez bunu gerçekten yaşadım.
nasıl bir hissi var bende güvenin?
sıcacık
ve tatlı bi serin de, gevşek ama bir o kadar kuvvetli de. çok arasında
bi yerde güven var. ve kolay bulunabilir bişey değilmiş. öyle olmalı ki,
ilk kez bunu hissediyorum gerçekten. işte mesela gece ateşle yüzüme
gelen sıcaklık ama sırtım serinken. ya da sırtımı güneşe verdiğimden
orası iliklerime kadar sıcacık, ve o sıcaklıkla birlikte ayaklarım buz
gibi suyun içindeyken. geçiciliğe ve belirsizliğe güven belki. zıtlığın
içindeki dengede belki. ne bileyim. ama somut hali tam da böyle sanki.
şükrediyorum. güven hissini iliklerime kadar yaşayabilmeme. en azından bir kişiye gerçekten yüzde yüz güveniyor olmama.
baya
güveniyorum Çağım'a. peki başka kimseye mi güvenmiyorum? güveniyorum
elbette. güven yüz birimlik bir şeyse sıfır ile yetmiş birim arasında
birilerine muhakkak güveniyorum. ama Çağım'a yüzde yüz işte.
bir
insana, bir şeye, bir kez olsun gerçekten güvenebildiysem, bunun başka
insanlar ve şeyler ve hayat için de mümkün olabileceğini biliyorum. bir
şeyden bende çok az da olsa varsa, bunun en derinimdeki çok'un bir
delili olduğunu biliyorum.
şükrediyorum.
***
ankara'ya
dönüyorum. çok geçmeden bir bakteri sebebiyle hastalanıyorum. 4 gün
rapor veriyor doktor. 4 gün okula gidemeyeceğim demek oluyor bu. o 4 gün
bana kocaman dööööörrrrrt güüünn görünüyor bir anda. ne desem
vazgeçmiyor doktor. çocuklara bulaşma riski var deyince, teslim
oluyorum. içim yanıyor hala.
b ı r a k a m ı y o r u m.
nitekim artık zamanı geldiğinden midir nedir, sistem bana yardımcı olup seve seve bıraktırıyor.
4
gün okula gitmiyorum. içim yanıyor başta, sonra çocukların tek bilgi
kaynağının ben olmadığımı hatırlayıp rahatlıyorum. istemesem de
bırakıyorum.
hiçbir şey yiyemiyor, sadece ilaç
alabilecek kadar besleniyorum. 4 günde 4 kilo veriyorum. bırakamadığım
ne varsa bedenim bırakmak istiyormuş meğer. beni yataklara düşürerek de olsa bedenimin bırakma şeklini hayran hayran seyrediyorum.
bırakmanın
tadını ruhsal ve zihinsel bir yerden tattığım an beni bırakmayıp,
bırakamadıklarımın bedenimden akmasına alan açtığı için.
şükrediyorum varlığıma, varlığıyla sümeyra'ya bir şekilde dokunanlara...
çok şükür.
***
bu yazıyı 7 mayıs'ta yazmaya başladım. bir yerden sonra akmadı; demlenmeye bıraktım. hayli demli bir yazı bu. günlerdir sabahları çok erken saatlerde uyanıp yazmaya başlıyorum. yazmak için uyanmıyorum. öyle gelişiyor; öyle akıyor.
bu yazının büyük kısmını geçen gece 3'te uyanıp yazdım. bu sebeptendir ki yazının şarkısı Fikret Kızılok'tan geliyor.
"İstanbul'da çok renkli bi hayatım vardı," derken buldum geçenlerde kendimi. Çok çalışıyor, çok eğleniyor, ortamlarda hep aranıyor, çok seviliyor, fazlaca şımartılıyor, çılgınlar gibi dans ediyor, sürekli aşık olup leyla leyla geziyor, yorulmuyordum.
Bu durum dışıma öyle rengarenk yansıyordu ki: turuncu üstüne yeşil, kırmızı, mor renkli saçlarım, yeşil lensler, renklerin ne kadar uyumlu olduğunu düşünmeden giyiverdiğim giysiler, makyajım, ayakkabılarım, çıkardığım işler, heyecanlı yürüyüşüm, sevinci göklere kadar yaşadığımı gösteren kahkahalarım ve acının da dibinde içli gözyaşlarım, ah o depresif hallerim, asla içimde tutabilemediğim sevgim, öfkem, herşeyim. İstanbul'da beni tanıyıp da bunların hepsine şahit olmayan kalmış mıdır? :)
(3 Ağustos 2015, Göztepe)
2016 yaz. Likya yolu'nu yürürken Elif bi fotoğrafımı çekmişti. Fotoğrafa baktım: çantam mor, ukulelem sarı, yazmam yeşil, saçım turuncu, başka bi küçük çanta var o baya bi pembe; bir de ona. Şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Şuna bak, rengarenk herşeyim. Ben de sade olabilmek, sadece bir iki renkle kendimi ortaya koyabilmek istiyorum." Tam ne demişti hatırlamıyorum; ama sanki benim bu renklerle iyi olduğuma dair bi şeylerdi.
2016 yaz sonu. Saçlarımın turuncusu canımı sıkmaya başladı. Bir gün kuaförde boyatırken yine, saçlarımın dibinde hissettiğim acıyı, o acıyla gelen mide bulantısını unutamıyorum. Bir daha boyatmayacağım dedim ve takip eden bir yıl boyunca saçlarım eski haline dönsün diye müthiş çaba sarf ettim.
Sonra da zaten hep "bir şey olsun diye" çaba sarf etmekle geçti zamanım.
2017 yaz. Ankara'ya taşınmışım. Ankara'ya taşınmayı çok istemişim. Öyle ki İstanbul'a bir daha dönmem demişim; öyle de olmuş. Ne var yoksa taşındığım gün bırakmışım arkamda: en çok da renklerimi.
***
Sümeyra oldu olası dağınıktır. Sümeyra'ya dair ne varsa dağınıktır: zihin, kafa, oda, eşyalar...
Bir dönem bu konuda profesyonel destek almak bile istedim. Yalan; istemedim! Öyle çok duyuyordum ki dağınık olduğumu, artık normal olmak istiyordum ben de. Normal olayım, artık dağınıklığım göze batmasın istedim aslında. Sonra o kadar da istemediğimden sonuç alamadım tabii ki. :)
Ankara'daki evimde zaten çok az eşya vardı; öyle çok dağılmıyordu. Yani, bence. :)
Ama giysiler için hala bir şey yapabilirdim. Dağınıklığa karşılık çözümüm ne mutlu ki düzenli olmak, çılgınlar gibi giysilerimi katlamak, asmak, çıkardığım giysiyi doğrudan kirli sepetine atmak felan olmadı. Başka bir yol olabilirdi: sadeleşmek.
Sade. Ne güzel kelime. Tam da ne zamandır "yapmak" istediğim şey. Az eşyam olursa dağılmaz. Ben de düzenli olmak zorunda kalmam.
Eşyalarımı ayırdım; tam 3 kişiye yetecek kadar eşya çıktı. Kolay olmadı. Bir şeyleri bırakmak değil. Kalanları nasıl kullanacağıma karar vermek. Beşiktaş'tan aldığım canım sarı elbisem. Onu vermesem? Ama vermezsem hangi ayakkabıyla giyebilirim ki? Peki çorap? Ver elbiseyi Sümeyra. Ayakkabıydı, çoraptı çıkılmaz bu işin içinden. Bırak işte. derken derken başka bir parçayla kolay kombinlenemeyecek rengarenk neyim varsa dağıttım. Oh dedim. Kocaman bir oh. Vazgeçebiliyorum. Bırakabiliyorum. Sonra gözüm aramıyor bir daha o şeyi; unutuyorum. oh!
***
Şubat sonundan beri canımız Alper bizimle şiddetsiz iletişim çemberi yapıyor her hafta. Önce alıştırmalarla başladı; derinleştikçe bambaşka bir yere evrildi. Her hafta bambaşka bir konuda derinleşiyor, içimizi döküyoruz çembere: manipülasyon, güç, öğretmen olarak sınıf süreçlerimiz, neye evet neye hayır diyoruz... Konuların hepsi öyle hayata dair ki... Bazen sadece birini odağa alıyorken bazen hepsi birbirine geçiyor.
Bir gün, Kemal'in Kök Kamp'ta seyrüsefer'de olduğu haftanın çemberi benim için başka türlü geçti. Kemal birkaç gündür yok ve deli gibi özlüyorum. Özleyen Sümeyra'yla ilk kez karşılaşıyorum ve hiç kolay değil bu benim için. Biraz şımarıyorum, Kemal gelsin diyorum, ağlıyorum... İçim dışım özlem doluyor. Ve ben Sümeyra'yı biliyorsam, bu özlem yalnızca Kemal'e doğru değil; Kemal'in gitmesiyle bende açığa çıkan başka bir şey. ama ne!
Alper bir meditasyonla başladı çembere. İhtiyaçlarımız arasında seçim yapmaya odaklanacağımız bir çalışmaydı. Biter bitmez, "Özlem bir ihtiyaç mı?" diye soruverdim. "İhtiyaç değil aslında ama şu anda senin için bir ihtiyaç olmalı." dedi. Tam da aradığım cevap. :)
Konuşma nesnesini aldım sonra, ve başladım anlatmaya:
İhtiyaçlarım arasında seçim yapmaya çalışıyorken her zaman en üste çıkan şey özlem oluyor. Kemal'i özlüyorum ama o sadece bir suret. Onun gidişiyle özlemeyi hatırladım kuvvetlice. Topluluk mu dayanışma mı benim ihtiyacım diye soruyorsam eğer, sadece ikisini de çok özlediğim gerçeğiyle yüzleşiyorum. İstanbul'u özlüyorum. Oradaki yaşantımı; sevilmeyi, şımartılmayı, eğlenmeyi özlüyorum ve renklerimi.
Haftalardır neye evet diyoruz? hayır diyebiliyor muyuz? diye konuşuyoruz ya; onun bir adım sonrası da açıldı bende galiba: "bir şeye evet diyince onunla birlikte başka nelere evet diyoruz?"
Dağınıklığımdan, dağınıklığıma dair söylenenlerden sıkılıp sadeleşmeye evet dedim ben. Sadeleşmek, yanında çok az sayıda giysiyle günleri geçirmeyi, parçaları sınırlı renklerle kombinlemeyi getirdi yanında. Kim uğraşacak deyip farklı renkleri ayırdım; benzer renklerde olanları bıraktım: geriye sadece siyah ve krem rengi kaldı. Ben sadeleşeyim derken renklerimi başkalarına dağıttım.
***
Grup çalışmaları, ekip olmak, takım ruhu vs. küçüklüğümden beri beceremediğim, içinde kendimi rahatça ifade edemediğim, çıkan sonucun da bana genelde yaramadığı şeyler.
Yine de normal olmak iyi bir takım üyesi olmayı gerektirirdi. Ekibe uyumsuzluktan öğretmenliğin ilk yılında işten çıkarılmam, sonrasında da tek başıma yaptığım işlerde ekiple yaptıklarımdan çok daha rahat akmam, böylece ekipte göze batmam, buna istinaden çıkan tatsız iletişimsel sorunlar... hala öğrenemedim. Bir iş olunca akıveriyorum oraya; varsa yeteneğim ve ilgim..çünlü yapmak var orda, emek koymak var; nasıl geri dururum!
ama takım çalışması, başkalarına karşı sorumluluk almaklar... Bir işten benim anladığımla ekipte başka herkesin anladığının başka başka şeyler olması falan.
Kaplumbağa adımlarıyla öğreniyorum. Sümeyra'yı yavaş yavaş tanıyorum: tek başına ve birileriyle... nasıl çalışır Sümeyra?
Yine bir gün, başlangıcında çok heyecanlandığım, ama takım ruhu gerektiren bir işe sonrasında akamamış, sıkışmıştım hayallerimle gerçekler arasında. Şöyle demiştim Kemal'e:
Rengini değiştir diyorlar bana. Olduğum gibi kabul etmiyorlar beni. Takım olmak gökkuşağı gibi olmaksa oraya uyumlanmam için "biraz daha rengini değiştirsen mi, biraz daha sarı belki? yok yok bu da olmadı, e turkuaz da bi renk sonuçta?" diye diye değiştirmeye çalışıyorlar beni. Bir renk bile değilim belki yağmurum ben? Belki güneşim? Belki gökkuşağı yalnızca yağmama izin verdiklerinde kendiliğinden ortaya çıkacak?
Yaralanmıştım çok ve yorulmuştum. Sonra rengimi bulmaya niyet ettim: hangi ortamda ne olduğumu: belki bir bukalemundum?
***
Geçen gün, Ankara'dan taşınınca burada çok şeyi özleyeceğimi söyledim; buranın İstanbul'a benzemediğini. Sürekli bir fırsat yaratıp buradaki dostlarımı görmeye geleceğimi.. Bu öyle garip bir şey ki benim için: sahi neyini seviyorum ben Ankara'nın?
Ankara'nın grisinin içine gizlenmiş renklerini seviyorum ben. İç Anadolu'nun taşını, toprağını tam olarak. Nallıhan Kuş Cenneti'ne gittiğimde büyülenmiştim. Dağ, taş böyle mi büyüler insanı? O renkler: yeşil, mor, sarı, turkuaz, kahverenginin her bir tonu.
İşe giderken her sabah şehrin dışındaki çevreyolunu kullanıyoruz. 20 km boyunca izliyorum o taşın toprağın güzelliğini. Katman katman her bir renk geçişini. Bir yerin büyüleyici olması için ağaçların olması gerekmezmiş.
***
2 hafta sonra flora'ya gideceğim. Bizim evin son işleri var. Heyecanlıyım. Yuvada vakit geçireceğim, asma katta bir matın üzerinde uyuyacağım, kuş seslerine uyanacağım için.
Sebepsiz yere kutlamalar yapasım, şarkılar söyleyesim, dans edesim var ateş başında dostlarla. Her gece için başka renk bir elbise koyuyorum çantaya bu kez. Siyah taytlara mahkum etmeyeceğim bu kez bedenimi. Tozun toprağın içinde rengarenk elbiselerle dans ederek çalışacağım bu kez. Renklerimle tanıştırasım var etrafımdaki herkesi.
Şimdi kulağımda upuzuuun mavi ve sarı tüylü bir küpe. Bir yandan Mabel'in şarkısı çalıyor: Çukur. Saatlerdir dinliyor, arada bir Nallıhan'ın taşını toprağını izliyor; doymuyorum.