Sayfalar

29 Haziran 2016 Çarşamba

bombalar, olaylar

Bugün yine bir patlama haberi geldi... Sosyal medya yıkılıyor. Facebook "güvende olduğunu söyle" bildirimleri gönderiyor... Herkes yakınlarını arıyor, soruyor, merak ediyor. Görmediğimiz, bilmediğimiz, tanımadığımız birileri can veriyor... Birileri belayı, laneti, kınamanın bin türlüsünü dilinden düşürmüyor, daha önce de bunu defalarca yapıp hiçbir işe yaramadığını yine defalarca gördüğü halde...

Ne çok yaşar olduk bunları... 

Geçtiğimiz aylarda da Ankara’nın göbeğinde büyük bir patlama olmuştu, yok yere ölen/öldürülen onlarca canı sonsuzluğa uğurlamıştık… Bu patlamalar canımı sıkıyor, neye nasıl tepki verebileceğimi bilemiyordum. Hele suçlu-suçsuz yoksa aslında ortada, patlayan canlı bomba da, adı üzerinde bi can taşıyansa… Düşünmenin çok zor geldiği günlerden biriydi ki seyir grubumuzdan arkadaşım Aslı bir paylaşım yaptı:

14 Mart 2016
Ülke içinde yaşanan bu durumu nasıl yorumlayabileceğimi bilmiyorum. Duruma belirgin şekilde taraf bakıyorum. Alevi kökenli bir aileden geliyorum, bu soyundan geldiğim kültürün korkularını, yakılıyor, yıkılıyor olma bilincini taşıyorum. Tabi en belirgin korkum hedef olmak, hedef olunan bir grubun üyeleriyle bağım olması korkusu çok yoğun yaşıyorum. Bu yaşanan ölümleri içimde ağırlığını yaşıyorum. Yaşanan bu durumun kim bilir daha doğmamış kaç nesli yaraladığını düşünüyorum haksızlık gibi geliyor. Bu yaşanan büyük acı diyeceğim, insan beden ve ruhlarına yapılmış eylemin gerçekliğini görmem ve nötralize etmem için bağlarıma ihtiyacım var.

Bu cümleleri okuduğumda içim bi tuhaf olmuştu. Hem, evet ben de rahatsızdım bu durumdan ve nötr bakamıyordum olaylara; hem de bu mesaja günlerce başka kimsenin cevap vermemiş olmasından yana kafamda soru işaretleri vardı. Ayrıca, Aslı’yı anlamaya çalışıyordum, fakat “hedef olmak” meselesine iyiden iyiye takmıştım. Bunu içimde daha fazla tutamayarak Aslı’ya yazdım:
“Hedef olmak seni neden korkutuyor? Hedef olsan ne olur?”
Aslı şöyle cevap verdi: “Hedef olsam hiç bir şey olmaz insanların bu şekilde öldürülmesi hiç adil gelmiyor. Ayrıca sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum.”
Aslı’yı anlamaya çalışıyordum. Günlerce sürdü sorularım kendi içimde. Bu “sevdiklerimizi” “yakınlarımızı” kayırma durumu da hiç adil değildi mesela. Yine de bir türlü ifade edemiyordum kendimi, sorularımı açıklığa kavuşturamıyordum. İçimde insanlarla paylaşmak istediğim milyon tane şey vardı. Önceliği bu konuya vermiş oldum. Ayrıca o sabah 11 sularında Taksim’de patlayan bomba da Aslı’ya cevap verme sürecimi hızlandırdı tabii ki…
19 Mart 2016
Sevgili Aslı, canlarım...
Geçen gün Aslı’nın yazdığı ülkemizde olan bitenlere dair, benim de sorgulamalarım aylardır devam ediyordu, kendimce bi yerlere vardırabildim bugün, şükür. Sizinle hissiyatımı paylaşmak istiyorum.
Mesai fazlası çalıştırmaya bayılan birçok kurumun, şirketin gelen bomba ihbarlarıyla beraber, önümüzdeki iki hafta için mesai saati dışında kalan tüm toplantıları ve ekstra çalışmaları iptal ettiği haberini aldım; çalışanlarının "güvenliği için"... Sabah haberi alınca tabi yazıyor arkadaşlar şehir dışından, “n’olur Taksim’de değilim-güvendeyim deyin,” diye. Bir an, bu zoraki ve yapay güvende oldurulma durumumun gerçekliğini sorguladım. Sonuçta kayırılmıştım, (sözde) korunmuştum birileri tarafından ve mutlaka evde bu ihbarlar neticesinde kendiliğinden ödün vererek dışarı çıkmayıp kendini kayıran birileri de var...
Ölü haberini alınca içim öyle yandı ki (yandı ifadesinin gerçekliğine  dikkat ediyoruz). Ben olsaydım ölen dedim yaa, (buradaki yaa da içinde bulunduğum duygu durumu temsil ediyor) kim bilir neler bıraktı ardında. Nasılsa benim bırakacak bir şeyim de yok geride, çocuk vs... Kim bilir neler yaşayacaktı... vs...
“Hedef olsaydım?” ı düşündüm Aslı, kendimi senin yerine koydum, hatta bu ifade de bana yapay geliyor, bir anlığına Aslı oldum diyelim, Sümeyra'nın iç bakışıyla etrafında olan bitene bakabilen bi Aslı oldum. Ve düşündüm, ailemi, atalarımı, yaşadıklarını, sonrasında kendime giden yolda kolaylaştırıcı görevi yapmak üzere çözümledikleri tortularını, çözümleyemeyip bana miras bıraktıkları korkularımı, sevgisizliğimi... Anlıyorum Aslı, hedef olmak istemeyişini, çözemediklerini, birilerinin bi hakla birilerini öldürmeye cüret edebilmelerine verdiğin anlamsızlığı... Anlıyorum...
Yalnız biz artık bu noktada değiliz, insanlık bu noktada değil... Korkmak, hedef olmak istememekteki kendini kayırma durumu bana çok daha büyük bi haksızlık gibi geliyor... Korkuyla yaşamaktansa ölelim hatta daha iyi... Tam da bu noktada bakış açımı değiştiriyorum:
Ama ölmedim, hedef olan ben değilim, demek ki bitmedi... Demek geride bırakacağım dünya ile işim bitmedi henüz... Bu iş ne ola ki? ...
Dünyadaki muazzam dengeyi gözlemliyoruz her an, her gecenin ardındaki gün doğumunda... Şimdi burada bir bomba patlıyorsa biliyorum ki aklımın sınırlarının alamayacağı muazzamlıkta bir güzelliğin sancısı... Farkındalığım öncesindeki sıkıntılı hallerim geliyor aklıma... Bak şimdi de birkaç gün önce sıkıntısını dile getiren Aslı oluverdim... Büyük resme bakınca böyle... Dünyaya daha yukardan bakınca bir denge var evet, dönüyor, bu gerçek, diğer tüm duygu durum yaratacak kaos hali de gerçek ve dengenin bir parçası.
Kamerayı daha aşağı indirip kendimi makroya aldığımda, nefes alan Sümeyra gerçek, mikrodaki diğer tüm duygu yaratacak kaotik düşüncelerim de benim bir parçam.
Bu noktada ne yapmalı?
Olanı, olduğu haliyle kabul ediyorum... Her ne yaşanıyor ise dünyada, bunun benim küçücük aklımla, Sümeyra olarak tartamayacağım kadar muazzam bir amaca hizmet ettiğini biliyor, buna inanıyorum... Aklıma Sibel Bilir sözleri geliyor: "Elinizde beş tane parmak oluşacak, siz elinizle bir şeyler tutabileceksiniz diye milyonlarca hücreniz öldü." Demek bir şeylerin doğması, var olması için bir şeylerin ölmesi gerekiyor...
Değil mi ki bunlar hep nefretin, sevgisizliğin sonucu en temelinde, öyleyse burada bize bir görev düşüyor...
Ölmek de var, hedef olmak da var evet, büyük plana bu şekilde hizmet edecekse bedenimin yok olması, eyvallah... Ya büyük plana başka türlü hizmet ediyorsam? Ya içimdeki öfke, nefret, kin tortuları besliyorsa dünyadaki şiddeti?
Hadi diyelim ölmek kötü bir şey. Kimse ölmesin… Öyleyse biz  de öldürmeyelim cancazım, içimizde olan bitenleri öldürmeyelim. Sevgisizliğimize, nefretimize dünyevi hırslarımıza, arzularımıza savaş açmayalım mesela... Onları tanıyalım ve şifalandıralım...
Yukardan bakınca bizim kendimize yaptığımızla bugün olan bitenler aynı düzlemde...
Bunlar dile kolay, akla zor şeyler biliyorum... Şimdi söyledim ya, en sorumlu olan da benim bu sözlerden biliyorum ve sorumluluğuma sahip çıkıyorum... Bunlar, dışarda olup bitenlere bakıp iç rahatlatma satırları değil... Bir sorumluluk çağrısı... Olanı olduğu gibi kabul edelim, aklımızdan geçenlerle “olan” a nasıl hizmet ettiğimize bir dönüp bakalım...
Bağ olmak nasıl muazzam... Bunu tadalım hep birlikte...
Sorumluluk alalım gayrı...
Sevgiyle kalalım, sevgili olalım gayrı...



Bu yazıyı sorusuyla birlikte paylaşmama izin verdiği için Aslı'ya sonsuz kez teşekkür ederim... O sormasa, paylaşmasa yazamazdım.






27 Haziran 2016 Pazartesi

cennet papağanı

Bu yazıyı 4 Şubat'ta yazmışım. Tabii o zamanlar düşünceleri yazılarda, yazıları blogta bir araya toplamak gibi bi fikrim yok, sosyal medyada paylaşıyordum ancak. Şu aralar yazılmayı bekleyen çok şey var ama çok gezmekten yazıya dökmek için yeterli zamanım yok sanırım. :)
Şimdilik eskileri toparlamaca ile devam edeyim, keyifli okumaca olsun size de.. :)

Geçen yaz saçıma -çok değil ,sadece- dört renk attırdığımda bi arkadaşım "cennet papağanı" yakıştırması yapmıştı. :) Dün bi mevzu hakkında konuşurken benim için rengin, çeşidin ne olduğunun bi önemi olmadığını hemen her ortama uyum sağlayabileceğimi ifade ettiğimde başka bi arkadaşım "bukalemun gibi hatunsun zaten" dedi. :) Onlar kendilerini bilirler, ve kendilerini ne çok sevdiğimi... Göz kırpan yüzBugün tanımadığım bi adam saçımın yeşilini görünce "gökkuşağına dönmüşsünüz" dedi. Ne hoş bişey söylediğinin farkında değildi, ikimiz de çok eğlendik. :)  
Özellikle son iki yıldır kendimin ve bir şeylerin farkına vardıkça değişiyorum, dönüşüyorum, çoğalıyorum da aslında. Bu da dışa biraz fazla renkli yansımış olabilir kabul ediyorum. :) 
Bu dönüşüm sürecinde oluşmakta, dönüşmekte olan şeklime ya da kişiliğime yönelik "güzel" "çok yakışmış" vb. yorumların ötesinde sıradışı sözcükler duymak pek bi keyifli geldi. :) Hatta bugün "hiç yakışmamış" sözünün bile -bile diyorum çünkü ilk bakışta olumsuz gibi görünüyor- ardındaki sevgiye şahitlik edebilen gözüme gönlüme şükrediyor, ve bana "hiç yakışmamış" diyerek bu şahitliği tatmamı sağlayanlara gönülden teşekkür ediyorum. Yeşil kalp 
Velhasıl dostlar, illa bir şeye güzel diyeceksek, özgünlük çok güzel gelsenize! :)

Bu fotoğrafta Tahtalı Dağı'nda bir cennet papağanı görmektesiniz :) 
saçımın yeşilli olduğu zamandan :) 💚
flora akdeniz bahçesi'ndeyim aynı zamanda. Severim öyle çok 😍



15 Haziran 2016 Çarşamba

kendime tavsiyeler mektubu

Canım insan, asi yanım, sivri dilim,

Daha dünyaya gelmeden önce başlamış varoluş kavgan... Senden önce var olan birileri başlamış hakkında dedikodulara... "Kız mı olacak, erkek mi?" "Aman canım, sağlıklı olsun da ne olursa olsun...ama önce, hayırlısı olsun!" "Peki adı ne olacak?" "En çok anneye mi benzeyecek, babayı mı?" "Peki en çok kimi sevecek?"

Sen daha dünyaya gelmeden başlamış çilen.

Hadi bi şekilde geldin dünyaya, isminin ne olacağına bile başkaları karar vermiş. Annen, baban, akraban... bi başkası işte! Gönüllerinden sana hangi isimle seslenmek geçiyorsa. Bazen bunda da karar verememişler üstelik, iki isim takmışlar. Daha dünyaya geldiğin gün cinsiyetin ve adınla iki etiketin olmuş!

Kızsan pembe giysilerin olmuş, erkeksen mavi... Ya da annen baban hayal kırıklığına uğramak istemedilerse sen doğduktan sonra, olur ya, erkek beklerler de kız çıkarsın maazallah, renkler daha esnek olmuş: sarı gibi, yeşil gibi... Çünkü daha doğduğu günden bir rengi olmalıymış insanın... Olur'u buymuş. Bu renk her ne ise de bi başkası karar vermiş. Annen, baban, akraban... bi başkası işte! Böylece bir de renk eklenmiş etiketlere.

Önce anlamamış gibi yapsan da sevmişsin bu etiketleri, kabul etmişsin. Böylece kabul edilmek hoşuna gitmiş. Bakmışsın işin olur'u bu; etiketleri kabul etmekle kalmayıp sahiplenmişsin de üstelik.

Bebek demişler sana, çocuk demişler, öğrenci, ergen, genç kız, delikanlı, kadın, adam... Üstelik bu etiketlerin her birinde kriterleri de varmış başkalarının ve bir de niteliği varmış her bir kriterin: mesela okula gidiyorsan öğrencisindir, notların yüksekse iyi öğrencisindir, düşükse vay haline! Büyümüşsün, meslek/iş-güç sahibi(!) olmuşsun. Önce sana bir isim veren başkaları, sonra bu isimle seslenmekle -her nedense- yetinmemişler: hanım demişler, bey demişler...

Ne kadar çok etiket oldu, üstelik önüne hiç düşünmeden getirilen sıfatlarla birlikte. Sen de sayabildin mi? Belki çok daha fazlası...

Başta hiç anlamamışsın, ama sevmiş ya da kabul edilmemekten korkmuş olacaksın ki almışsın bu etiketlerin her birini üzerine, yanına, sırtına. Ve anlamamışsın her birini günün birinde seni bu kadar çok(!) düşünen, senin yerine bir şeylere karar verebilen başkalarından kendini korumak için etrafına duvarlar örmek üzere kullanırken aslında neyi amaçladığını. Etiketler gelmiş; sen her birini alıp duvarını örmek için kullanmışsın. O etiketlere yüklenen sıfatlar duvarlarını daha da güçlendirmiş üstelik. Bir okuldan mezun olmuşsun, mezun olmak duvar için ne kadar iyi bir malzemeyse "iyi dereceyle" mezun olmak sıfatı da o kadar güçlendirmiş duvarını; ya da "çok zor" mezun olduysan gardını almalıymışsın başkalarına karşı, yine iyi bir güçlendirici olmuş bu duvarların için.

Büyüdükçe daha çok etiketin olmuş; duvarların da büyümüş. Duvarların ne zaman etrafını sarar hale gelmiş, o zaman demişsin "artık bana hiç kimse karışamaz!" Özgürlük bayraklarını dikmişsin. Her istediğini istediği şekilde yapan, sınırlarından içeri hiç kimseyi almayan, "burası benim alanım! burda benim kurallarım geçer, anlıyor musunuz? Benim!" diyen biri oluvermişsin... kah ağlayan, ama yine çok güçlü olmanın verdiği yalnızlıktan; kah gülen özgürlük kahkahalarıyla...

Sen ne kadar yalnız olduğunu, tek başına ayaklarının üzerinde durduğunu düşünsen de pek yalnız değilmişsin aslında... Çevrendeki herkesin de böyle duvarları olduğunu fark edememişsin. Herkes birbiriyle duvarlarının ardından konuşuyormuş üstelik. Biri o duvardan seslenir olmuş "doğru olan budur, yanlış olan şu" diye, diğeri de kendi duvarından... Duvarların ardından sesini duyurmak oldukça güçmüş. Bunca kalabalık, bu gürültü de bundanmış meğer. Bu koca gürültünün tek sebebinin karşı duvarla tam olarak aynı şeyi yapmaktan olduğunu görememişsin, hırsından daha da güçlenmişsin...

Sınırlar çizmişsin kendine; ama göremediklerin bununla sınırlı kalmamış olacak ki sadece duvarlarının içinde gönlünce dans ediyor olmanın aslında tam olarak özgür hissettirmediğini de görememişsin. Canın sıkılmış, "herkesin benimle derdi ne?" derken şöyle bir dışarı bakıvermişsin duvarlarından, dışarısı da pek bi keyifliymiş üstelik, o keyfi tatmışsın. Yalnız ne zaman sana duvarlarıyla yaklaşan biri olsa, korkmuş; yeniden duvarlarının içine  kaçmışsın. "Ya duvarlarıma bir zarar gelirse, ne yaparım? Ne emekler verdim özgürlüğüm için, yıktırır mıyım öyle kolay?" derken bile özgürlüğünün bir başkasının sana atacağı bir adım kadarla sınırlı olduğunu görememişsin. Sıkılmışsın, bunalmışsın ama belli etmemişsin. Çünkü belli edersen o duvarlar yıkılır, alanına girerlerse ne yaparsın? Ve en garibi, o duvarlar sadece senin sanmışsın. Evet, kendi ellerinle örmüş olabilirsin, ama başkaları tarafından sana yüklenen etiketlerle savaşayım derken, duvarlarını oluşturan asıl malzemenin yine o etiketler olduğunu görmemişsin. Kimbilir, belki de görmek istememişsin...

"Duvarlarının içindeyken yaptığın şey her ne ise, onu dışında da yapamıyorsan aslında özgür değilsin, çünkü o duvarın sınırlarına bağlısın" desem hayal kırıklığına uğratmış olur muyum seni?

"Belki de koruyacak, ve korunacak hiç bir şey yoktur şu hayatta," desem değişir mi bakış açın? Kendini korumak istemeni anlıyorum. Ya seni başkalarından koruyan zaten kendi'nse?

Bunca zamandır üzerine yük olan başkalarının seninle olan dertleri değil de duvarlarının ta kendisiyse?

"Kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum," diyorsun ya duvarlarının içindeyken, "koşma" potansiyelini hatırlatasım geldi bi an. Bir gün koşmak istediğinde o duvarlara ilk çarpacak kişi de sen olacaksın. Canın yanar, kıyamam.

Diyorum ki, kaldıralım artık şu duvarları aradan... Yanmasın artık canımız kendimizi ifade edicez diye duvarlarımıza çarpmaktan... Sessizce konuşalım anlaşabilmek için, yormayalım kendimizi, birbirimizi... Sınırları kaldıralım da gardımızı almadan yaklaşalım birbirimize... Alan verelim birbirimize akabilmek için... Ardımızda duvarlar bırakmadan dilediğimiz gibi koşalım, özgürleşelim...

Severim seni... Sen de sevsene, hadi!


aşk bu mu, sevda bu mu, hayaaatt bu muu?

Bu yazıyı ilk yazdığım zamanlar, yani 4 ay kadar önce, çok doluydum çevremde gördüğüm, zamanla azalmayıp hızla yayılmakta olan "aynılığa". Evliliklerin ve kadın-erkek ilişkilerinin abartılmasına, "mutluluk" olarak adlandırılan şeylerin yine adına "yuva" denip sevimli hale getirilmeye çalışılan dört duvara ve içindeki eşyalara dayandırılmasına, aşk olarak adlandırılanın reklam yapaylığında yaşanmasına... (oofff! ne çok şey varmış! ki bu kadar da değil üstelik!)

Bir öfkeyle ve bir o kadar da hayretle dökülüvermişti içimdekiler. Şimdi öyle büyük hayretler içinde değilim açıkçası. Ayrıca öfke de yok eskisi gibi. Hayır, alıştığımdan ya da bu akıma kapıldığımdan değil. Gidişattan hiç de memnun olmayan biri olarak, "aynı"lardan sadece şikayet ederek bir yere varamayacağımı artık daha net gördüğüm için. Bu konuda ya da hayatımın başka alanlarında özgünlüğümü tattıkça daha iyi anlıyorum işe önce ve ancak kendimden başlarsam yol kat edebileceğimi, çevremdeki büyük dönüşüme katkıda bulunabileceğimi...

Yani daha az şikayet, daha az laf; ve çok hareket!

Yine de, burada da bi kez daha paylaşasım var zamanında içimden fazlaca geçenleri...

Arkadaşlarımdan söz, nişan, düğün haberleri alınca öyle mutlu oluyorum ki... hele de yıllardır birbirlerini bekliyorlarsa, seviyorlarsa da iş-güç-para gibi dünya meşgalesinden bi türlü(!) kavuş(a)mıyorlarsa. Ne kutsal bi şey öyle değil mi?

Kutsal da arkadaş, bi o kadar da normal, farkında mıyız? İnsanlar doğar, yer, içer, sosyal ihtiyaçlarını karşılar, evlenir(?), çoğalır ve ölürler (tabi sıralama her zaman böyle olmayabilir :). İçinden bi tek evlenmeyi seçip onu süsleyip püslemeye ne gerek var? Tabii ki özeneceksin, mutluluğunu paylaşacaksın, düğününe herkes gelecek kurtlarını dökecek, ona sözüm yok. Peki bu abartı son zamanlarda yalnızca benim mi dikkatimi çekiyor? Hadi amaa, yalnız olmadığımı biliyorum! :)

Arkadaş altı üstü bi imza atacaksın, sonra da aile olacaksın. Peki "bi kere evleniyorum içimde kalmasın" neyin kafası? Bekar hayatında oturduğun koltuğa evlendikten sonra oturunca kambur mu oluyorsun? İlla yepyeni mi olmak zorunda her şey? Yine en modern yemek takımından yemeyince geçmiyor mu boğazından "cicim aylarında"? O kadar masrafa ne gerek var? Zaten "adetler" almış yürümüş. Önce isteme olacak arkadaş! sonra söz, sonraaa nişan, sonra da kına, nikah olmazsa olmaz, veee düğün.

Altı üstü evlencen diye 6 merasim neden? bide bunların öncesinde alışveriş kısmı var tabii. Kıyafet, bohça, kuaför vs. Yine ilgilenmediğim için sadece bu kadarını biliyorum, ki bu kadarı bile sadece kelime sayısı bakımından düşününce bile çok bana. Ve aslında eminim çok daha fazlası!

Sonra bi de aile faktörü var. Kız tarafı, oğlan tarafı.
O karşı taraftan (neden karşı oluyorsa?) istenen şeyler... "aaa bu olmazsa içimde kalır"lar... Sonra bide "yalnız biz evlenmiyoruz ki aileler de evleniyor sonuçta" tarzındaki basmakalıp cümleler... Ailelerin evlenmesi nedir ya? Zamanında evlenip ağızlarının payını (şu zamana kadar gördüğüm çoğu için söylüyorum) almışlar zaten! 

Hiç rahatsız olmuyor musunuz gerçekten bu cümleleri kurarken? Hiç aklınızdan geçmiyor mu "bi dk ya istediğim gerçekten bu muydu? Ben bu gidişatı değiştirebilirim." gibi devrim niteliğinde bi düşünce? Sonra ben bu şekilde ifade ettiğimde, "ama sümeyracım bak bi kez gir içine, öyle olmuyor, ben istemez miyim öyle olsun?"lar. Evet bundan 3 yıl kadar önce girecek gibi oldum, baktım olmuyor, çıktım. :) o kadar da netti yani. Çoğu arkadaşım artık "ya bi imzayı atsal da olsa bitse" diye düşünüyor biliyorum. Derdiniz bi imzayken bu çile nedennn?

Siz de sıkılmadınız mı bunlardan? Bi kere müstakbel evli çiftimiz kendilerinin bu zamana kadarki ailelerinden ayrı bi aile olacaklarının farkında mı mesela? Bu önemli bi soru bence. Aaa yapmayın ama! Tabii ki ailenizi silin atın, hiç dinlemeyin demiyorum. İletişim denen bi şey var ya, o da bi ihtiyaç hani. Ailelerinizle ve müstakbel eşlerinizle ama önce kendinizle samimiyetle iletişim kurmayı deneseniz belki de bunlara hiç gerek kalmaz. Bakın tüm bunları bile düşünürken nerede kaldı o büyük aşkınız, sevdanız?
Buysa, siz evlenedurun -yani bunca telaştan fırsat olursa- ben memnuniyetle yokum :)
Bu arada, "Sümeyracım seni de görücez"leri çok duydum. Hiç bi zaman istediklerini göremediler. :)

Not: "Peki buna karşılık, ne yaptın Sümeyra? Ne adım attın?" diye soracak olursanız, o da başka bir yazıda... Belki, bi ara... :)


12 Haziran 2016 Pazar

"yaz!" gelince...

İçimde tutabilemediğim şeyler var!

Tutmayım, bağlamayım, her ne ise içimdeki onları kafa hapsinden çıkarayım istiyorum. Söylenmeyi bekleyen kelimelerim özgürlüklerine kavuşsunlar, beni de hürleştirsinler istiyorum gayrı...

Kafamda hep milyon tane şey olurdu da, ya bir muhatap bulur söylerdim; ya da bi şekilde o şeylerle birlikte yaşardım işte! Yalnız şu sıra kendime kalabalık geliyorum! Evet, İstanbul gibi...

İçimden bir şey çıkıverdiği günden beri, her gün yeni bir Sümeyra'ya doğuyorum... Sürekli bir devinim halindeyim, değişiyorum, dönüşüyorum... Bir gün inandığım şeyin ertesi gün yerinde yeller estiğini görebiliyorum. Bunlar çok köklü inançlar olmak zorunda da değil ayrıca. Mesela yıllarca "ben onu sevmem" diye uzak durduğum bi şeye aslında ne kadar yakın olduğumu görüyor, "severim" diyerek yaptıklarımın sevgiye yakınlığını sorguluyorum. Dün kendimden emin bir şekilde "doğru" dediklerimin bugün o kadar da doğru olmadığını görüp şaşıyorum. Öyleyse bundan sonraki her gün sürpriz bana, her günümü, her yenimi öyle kutlayasım geliyor ki...

Her gün bir yenime "merhaba" derken heyecanla, çoğu zaman hayretle, eskilerimle vedalaşmak konusunda biraz tembel olduğumu fark ettim geçen gün. Yeni gelsin hoş gelsin, ama eski de dursun hele bir, ne olur olmaz... Kalabalıklığım tam da bu noktada başlıyor!

Eski, yeni milyon tane kelimem, cümlem, sözüm var içimde muhatap arayan, gün yüzüne çıkmayı bekleyen! Her birinden ayrı ayrı, aynı mesajları alıyorum: "beni de söyle, ben de varım bak, senin var'ınım". Ne çok şey yüklemişim o kelimelere, sevgim, nefretim, saygım, öfkem, şefkatim, merhametim, kızgınlığım, asiliğim, sivriliğim, tembelliğim, şımarıklığım, abartım, aynılığım, farklılıklarım, çok bilmişliğim, hiç bilmezliğim...

Şimdilerde hep bir yazma isteği. Hep yazardım da bir muhatabım olurdu genelde, ona yazardım. Muhataba yazmak çok güzel, ama özel birine yazmanın beni artık beslemediğini anladığım gün herkese açasım gelmişti yazılarımı. Bir "ohh!" bir ferahlama hali... Kelimelerim varlıklarını teyit etmeye başladılar hem de bambaşka kişilere bile.. Yalnız, yenilerimi yazıya dökmeye çalışırken, eski ifadelerimin dilime bağ olduğunu görüyorum. Onların da varlıklarını gösteresi var belli ki...

Böyle böyle 15 tane falan taslak halinde bekleyen yazı oluştu bir hafta içinde... Her geçen gün de yenileri ekleniyor... Bunlar yıllardır içimde tutup da bir türlü ifade edemediğim, herekse şeffafça söyleyemediğim şeylerden oluşuyor. Vakti geldikçe paylaşacağım her birini...

Bunu yapmak neye hizmet edecek bilmiyorum. Okuyana karmaşık gelebilir, ki ne kadar karmaşık bir süreçten geçiyor olduğumu da gösterir aslında bu. Ya da benim her şeyi nasıl da karmaşık hale getirdiğimi... O kadar karmaşık olmadığını, her şeyin aslında nasıl da basit ve sade olduğunu da biliyorum. Sadeliğe gidebilmem için tutunduklarımı bırakmam gerektiğini biliyor, özgürleşebilmem için önce içimdekileri özgür bırakmam gerektiğini düşünüyorum. 

Sadece birkaç cümleyle anlatabileceğim bir şeyi anlatmak için sayfalarca kelime kullandığımı fark ettim geçen gün. (Elif'e selam olsun!) İki üç kelimeyle ifade edemediğimi ifade etmiş olan kişinin yaşanmışlığına, olgunluğuna; benimse henüz yaşanmamışlığıma, toyluğuma saygı duyuyorum aynı anda. Daha yolun var diyorum, hele bir hafifle, bırak şu yüklerini en uygun yerde...

Tam da bu yüzden yazıyorum. Yazıyorum ki çıksın içimdeki var'lar bir bir, ve yenilere alan açılsın. Yazdıkça, özel birine, bir muhataba yazmakla; herkese, tam da ortaya yazmak arasındaki farkı daha net görüyorum. Okuyan herkese "sen benim için bir diğerinden farklı değilsin" mesajı vermek, nasıl da muazzam. Tam da bu yüzden ortalığa yazıyorum, herkese açıyorum içimdekileri. Herkese bir alan açıyorum. Açtıkça, kendime de alanlar açılıveriyor, genişliyorum. Ben sınırlarımı esnettikçe çevremdekilerin de esnemesine şahit oluyorum. Sınırlar kalkıyor! Ohh!

Her bir yeni'min, eskimle birlikte kıymetli olduğunu görüyorum, tam tersiyle... Daha çok yazmak, içimdeki her bir ifadeye tam da hak ettiği değeri vererek uçurmak istiyorum onları bir bir içimden. Yazdıkça onlara "seni görüyorum" mesajı vermek istiyorum. Her bir varım bir an önce görünsün ve bilinsin, bilindikçe tamamlansın, artık benden özgürleşsin istiyorum. 

Kendimi görüyorum... Daha sade, daha şeffaf, daha özgür olmak istiyorum...


11 Haziran 2016 Cumartesi

ters köşe oyunu

Her şeyin bir seyri olduğunu akledince, bir çok şeye bakış açım değişmeye başladı tabii. 

Zihinle başlayalım. Zihnin nasıl bir yapı olduğunu ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Tuhaf tuhaf şeyler yapıp karşımdakilere aleyhime kozlar veriyordu sürekli, üstelik benim ağzımdan kendiliğinden öylece çıkan kelimelerle, benim beden dilimle. Sanki nefes alan bendim de, yaşayan zihnim! Biraz fazla münasebetsiz buluyordum kendisini ve kızıyordum da. Ne zaman zihnin de bir seyri olduğunu gördüm, ona bakış açım değişmeye başladı açıkçası, ve her şeye de, ama ona biraz daha fazla. 

Kendimi seyretmeye başladığımdan beri, artık bir şeylerin daha da farkına varmıştım. Yalnız başımdan da bela eksik olmamaya başladı aynı zamanda. Ne biliyorsam, yolumda taş olarak karşıma çıkıyordu. Hala da öyle gerçi. Mesela birinin hakkında iyi-kötü ne söylüyorsam onun arkasından konuşmuş olduğumu biliyor, ve birinin arkasından konuşmayı kendime yakıştırmıyorum ya, ne zaman böyle bir şeye teşebbüs etsem ya dilimi ısırırım ya ağzımda yara oluşuverir. Oysa böyle bir bilgi bende olmasa hayat nasıl da kolaydı! Tabii bu küçük bir örnek. Tüm bildiklerimi, doğrularımı, yanlışlarımı şuraya dökebilecek olsaydım keşke! Başıma gelen her olayla nasıl da bağlantılılar...

Biliyorsam sorumluyum. Ne zaman bile bile bildiğimin aleyhine ya da o bilen halime yakışmayan bir adım atsam seyrimde, total seyir beni ters köşeye yatırıyor. Total seyrin, büyük planın benle bir derdi tabii ki yok. Yine de, "madem bir yola çıktın, ayağını denk al" uyarılarını sık sık alıyorum bi yerlerden. Aslında böylece ağzımdan çıkan her sözün ve her bildiğimin ne kadar önemli olduğunu görüyor, gözetildiğimi de hissediyorum. 

Bu noktada, total seyrin beni kontrol ettiğini ve bunu nasıl da mükemmel bir şekilde yaptığını fark ettim ve işin boyutu değişti. Nasıl ki bütüne faydası olmayan bi şey yaptığımda total seyir beni ters köşeye yatırıyor, zihnimin seyir sürecinde izlediği yolda bana hizmet etmeyen bi durumla karşılaştığımda ben de zihnimi ters köşeye yatırabilirim. Böylece döngü tamamlanarak devam eder. Zihni tarafından yönetilen değil, seyrinin farkında olarak zihnini kontrol eden olurum. Allam çok havalı! :)

Peki bunu nasıl yaparım? 
Bu soru da beni çok zorlamıştı, ama sonunda buldum sanırım: onun dilinden konuşarak, ama biraz daha tersinden. 

Mesela, aylarca kafamda dönen ve dilime doladığım bir şey vardı. "Sorumluluk al artık Sümeyra!" Hemen her konuyu sorumluluğa bağlıyor, yine tembelliğime yenik düşüp tek bir sorumluluk bile almadan zaman öldürüyordum. 

Üzerime öyle çok gittim ki şu "sorumluluk alma" mevzusunda. Sorumluluk alma? Sorumluluk alMA! Sonunda buldum! Beni zorlayan bir durumdu bu ve tersini okuyunca "ohh!" dedim sonunda. Şimdi tekrar ediyorum: Mümkünse sorumluluk almayım gayrı. Mesela, "hayır!" diyebileyim artık. Yapmak istemiyorsam bir şeyi, "istemiyorum" diyebileyim. Zamanım yoksa, istemediğim o şeyi yapmak için zaman yaratmayım mesela durduk yere. Önce aslında olmayan bir görevi yük edinip sonra taşımayım o yükü. Sorumluluk almama sorumluluğunu alayım artık.

Şu sıra sevdim bu "ters köşe" oyununu. Ne zaman içinden çıkamadığım bir durum olsa, önce duruyorum, o durumun tam tersini düşünüyorum. Değişik şeyler çıkabiliyor ve ben seyretmeye devam ediyorum... :)

Bir örnek daha, bu son :)

Son zamanlarda yine inanılmaz "YAP!" mesajlarına maruz kaldım. Canım zihnim, hep iş başında! Git, yap, eğlen, söyle, anlat, katıl... Milyon tane yap! mesajı. 
Hadi ters köşe oyununa başlayalım: "Yapma!"ları çalıştırayım dedim, cık! tutmadı. Çünkü yap! ve yapma! öyle aynılar ki... Baktım, benim ters köşe oyununun seyri değişiyor: Bu defa yine YAP! dedim, ama illa yapacaksan bi defa da "hiçbir şey yap!" bakalım. 

Bu fikri çok sevmekle beraber henüz denemeye fırsatım olmadı. Biri bana "ne yapıyorsun?" diye sorduğunda "hiçbir şey :)" diyeceğim anı sabırla bekliyorum. :)


zerrenin seyri

Yeni bir yazıya yine bu video ile başlıyorum, ne mutlu!




Bu yazı upuzuuunn bir süredir hem bilgisayarımda, hem de aklımda taslak halinde tamamlanmayı bekliyordu. Beklediğim bir şey vardı, ne olduğunu da bilmiyordum ama öylece bekliyordum şu anları. Bu akşam, o şey caanım Boğaçhan'ın içinden dökülüverdi! :)

Bu video da tek gördüğüm en genel haliyle "yolculuk"tu. Bu akşam Boğaçhan ve Ceyda'yla muhabbet ederken, Boğaçhan video nun en sonundaki, benim "zerre" dediğim şeye dikkatimizi çekti ve "O en küçük parçada bir hareket var, sürekli devinim halinde, ve bir enerjisi, titreşimi var. Belki de bizi birbirimize yakın hissettiren, bir araya getiren şey o titreşimin, frekansın uyumuyla ilgilidir," deyiverdi. Bu ifadeyle aşka geldim diyebilirim! Aklımda tek bir şey belirdi: "seyir". Zerrenin de bir seyri vardı!

Yolculuk kavramını bir "seyir halinde olma" durumu olarak düşününce, evet hayat dediğimiz şey bir "seyir" aslında.

Düşünmeyi öğrenmeye başladığım ilk zamanlarda seyrim çok kıymetliydi, biricikti. Ben seyir halindeyken mümkünse kimse bana karışmasındı; ayrıca onlar kim oluyordu?! Ben bendim, o oydu! Biz ikimiz oldukça farklıydık, ben bir evrendim, o bambaşka bir evren! Yine de, işte yaşıyorduk(!) bir arada bi şekilde!

Ben dediğimi ben yapanın çevremdekiler olduğunu görmeye başlayınca işin "seyri" hayli değişti doğrusu. Bi kere, bana sadece "Sümeyra" diye seslenmeleri bile ancak çevremdekiler sayesinde 'var' olduğumu gösteriyor. Onları nasıl yok sayabilirim? Tam da bu noktada, benim bir seyrim olduğunu, benimle birlikte herkesin de bir seyri olduğunu görüyorum. Çevremdeki herkesin, her canlının, börtü böceğin, çiçeğin, yolda yürürken ayağıma takılan taşın, her şey'in bir seyri var aslında. Her biri birbirinden ayrı, her biri biricik, yine de hepsi bi şekilde aynı, ve bir döngünün "içinde".

Benim bir seyrim var yaşam döngüsü içinde; öyleyse içimde olan biten her şeyin de bir seyri var. Her bir hücremin mesela, hücrelerimin her bir zerresinin de ayrıca, Boğaçhan'ın işaret ettiği gibi... Zihnimin de bir seyri var, gönlümün de... Nasıl ki her bir parçam benim seyrime dahil, öyleyse her bir canlının seyri de tek bir şeyin içinde: total seyir.

En küçük parçama, zerreye bakınca, işi her ne ise onu yapmakta, hareket halinde; o bana ve döngüme dahil... Biraz daha yukarıdan total seyre bakınca yine her şey tam da olduğu gibi yalnızca işini yapıyor. Bir şeyler sürekli olmakta, ya da ölmekte; ve en nihayetinde dönüşmekte kocaman bir döngü içinde...




8 Haziran 2016 Çarşamba

bağzı kelimeler

Aklım kelimelerin, cümlelerin, sözlerin bir manası olduğuna erdiğinden beri, yani çok küçüklüğümden beri, bir türlü anlayamadığım kelimeler, ifadeler var. Bunu zaman zaman ifade ettiğimde ya da bu kelimeleri kullanarak benimle iletişim kurmak isteyenlere bekledikleri karşılığı veremediğimde tuhaf tepkiler aldığım da oldu.

Artık eminim. İletişim çok önemli ve kullandığımız kelimeler de öyle; o kelimelerle karşıya verdiğimiz mesajlar da bir o kadar önemli... Niyetimiz ne kadar "iyi" olursa olsun, bazı kelimeler tam da kendi anlamında ve doğru zamanda, yerinde kullanılmayınca mesaj eksik kalıyor, ya da fazla. Sonra yanlış anlaşılmalar, iletişim kazaları ve daha fazlası geliyor, ki buna da hiç gerek yok bence...

İşte o anlayamadığım kelimelerden biri "yardım". Bu kelime bi türlü tam yerine oturmadı bende. Ve aslında yardım diye bi şey de yok bence. Hele şimdi Ramazan ayındayız ya, tam da zamanı billboardlarda göreceğimiz "yardım et" mesajlarının. Çevremdeki insanlardan, ya da reklamlardan, ilanlardan o mesajları aldıkça, içim bir hoş oluyordu da sebebini bir türlü bulamıyordum.

Sanırım buldum...

Yardım eden biri olunca, bir de yardıma muhtaç olan biri oluyor ya, hani biri veren, diğeri alan. Alan bir "şey", ama veren ondan "daha" bir şey oluyor ya... Veren el ile alan el arasında bir fark göremedim hiç bir zaman. Çünkü öyle bir fark yok işte... Biri sağ eliyle veriyorsa, diğeri de sol eliyle alıyorsa ikisi de birbirine ayna tutmuş oluyor, biri fazlasını paylaşırken yükünden kurtulan, diğeri ihtiyacını karşılayıp tamamlanan oluveriyor. Tüm bunlar olurken de tek bir eylemle tam olarak aynı eforu sarf ediyorlar aslında: birine el uzatmak. Bu noktada yardım etmek ifadesiyle karşımıza çıkan "yardım eden" ve "yardıma muhtaç olan" ikiliği bana fazla ve gereksiz geliyor açıkçası. "Elimde vardı üç-beş kuruş, falancaya verdim, sevinsin gariban" cümlesindeki iyi niyeti görüyorum, evet; bununla beraber aynı cümledeki kibri de görmezden gelemiyorum.

"Sağ elin verdiğini sol el bilmesin" demişler ya, öyle çok şey ifade ediyor ki... Ne gereği var verdiğini dillendirmenin, ne gereği var karşındakine kendini mahcup ve aciz hissettirmenin? "Ben de geçen falancaya yardım ettim, bi şey değildi canım!, görevimiz sonuçta" cümlesinde okuduğum öyle çok şey var ki...

Buralarda, çevremdekilerin bana verdiği donelerle onları anlayamamam noktasında takılıp kaldığım uzun zamanlar oldu. Hepsi de yardım kelimesini aslında üzerime hiç almadığımdan, ama onun yerine ne koyacağımı da bir türlü bilemediğimdenmiş. Şimdilerde, "yardım etmek" yerine "destek olmak" çok daha samimi geliyor bana. Destek olmayı bir görev, bir sorumluluk olarak görüyorum çoğu zaman; asla bir yük gibi değil, yapmadığımda cezalandırılacakmışım gibi değil.

Yaptığımız şeyin adı "yardım etmek" kalıplarından çıkıp "destek olmak, paylaşmak" sorumluluğuna varınca, olan her ne ise bir "tamamlanma öyküsü"ne dönüşüveriyor. Veren verdiğinin kibrine girmeyince, alan da aldığının mahcubiyetini yaşamayınca, gördüğüm tek şey "döngü" oluveriyor.
Dün bende olan, bugün tam da ihtiyacı olanda. Paylaşmanın hürleştirici bir etkisi olduğuna inanıyorum, karşımdakine minnet borcu hissettirmediğim sürece... Paylaştığım şey her ne ise artık karşımdakinin var'ı oluyor; ve o artık benim olmadığından bende bir yepyeni'ye alan açılıyor.

Bir önceki yazımda "alem"in içindeki insandan ve insanın içindeki alemden bahsetmiştim. Değil mi ki tek bir vücuduz bütünden bakınca, ve her birimiz bütünü tamamlayan birer noktayız en nihayetinde... Öyleyse dünyadaki tüm var'ların benimle bir bağı var ve her bir 'var' henüz kendimde göremediğim bir yanım... Evet, aç yattığını bildiğim komşum da, dünyanın öbür ucunda açlıktan ölen de, savaştan zor kurtulup yaşam mücadelesi veren de, ve yine gözü paradan başka hiç bir şey görmeyecek kadar aç gözlü olan da, çalışanlarının emeklerinden para kazanan da... Şu dünyada var'lığı bana dokunan herkes benim bir yanım...

Artık farkındaysam her bir yanımın, hangi yanımı besleyeceğime karar vermek yalnızca bana kalmış. O noktadan sonra, yardım'dan çıkıyor sanki artık... Kanayan yarana ilaç uygulayıp sargı yaparsın ki iyileşsin, ihtiyacı olan yanımı temsil eden insanları da aynı özenle beslemekten bahsediyorum destek olmak derken. Çünkü biliyorum ki bambaşka bir konuda ben de bir başkasının aç, eksik yanıyım, ve biliyorum ki birileri tarafından çok iyi besleniyorum...

Veren elimse almayı bilen elimin, isteyen yanımın vefasıdır sadece; hepsi bu.

2 Haziran 2016 Perşembe

velev ki yol biziz

Yazıma bir video ile başlayasım var: "Evrende ne kadar küçüksünüz?"


Bu videoyu her izlediğimde değişik hissiyatlara kapılmakla beraber her defasında aklımda tek şey beliriyor, tek şey görüyorum: yolculuk. Önce adına "ben" dediğimiz bedenimizden başlayıp "alem"e doğru olan... Sonra "alem"in şu anda ölçülebilen en geniş yerinden hücrelerimizin zerresine uzanan bir yolculuk... Önce ben'den bütün'e, sonra tümden zerreye...

"ben" dediğime bakınca -ki zaten günü çoğumuz bu şekilde geçiriyoruz-, ne kadar da önemli "bana ait" dediklerim, "benimmm" dediklerim... yaşım, cinsiyetim, ırkım, dilim, öfkem, hırsım, nefretim, ve aslında sevgim de, saygım da... nasıl da tekim, nasıl da biriciğim, öyle de özelim... Bir "ben" varım, bir de etrafımdakiler. Bir "ben" varım, bir de onlar. Bir "ben" var, bir de alem. 

Aleme bakınca işin boyutu değişiyor tabii: "ben" dediğimin nokta kadar hükmü kalmıyor kocaman bütünün içinde. Üstelik "ben" dediğimin içinde her ne varsa da öyle... Bir alem var, "ben" neyim ki?... Bir alem var ki oofff! "ben" ne ki?... 

Böylece videoya dair iki uç söylemde bulundum.

İyi de, hangisi makbul? "Ben de bir var'ım, ben de varım" desem kibrim göğü deliyor, "koca alemde neyim ki?" desem egoma ters. Var mıyım, yok muyum? Hep miyim, hiç miyim?

İkisi de değil'den yana kullanıyorum cevap hakkımı - ki kafalar daha çok karışsın! :D
Net bir cevap da yok aslında malum herkesin cevabı başka başka, yine de kocaman bir "döngü"nün "içinde" yolculuğun daim olanı makbul olabilir mesela. (Neden en ufak fırsatta seyahat ediyorum sanıyorsunuz? :)

Döngü diyorum, önemli bir kelime olabilir. Yok'ların var edildiği, var olanların zamanı gelince evrendeki herhangi bir şeye (mesela toprak) karışarak dönüştükleri bir yolculuk... Bazen hep bazen hiç, yine de ne tam hep ne tam hiç olduğumuz bir yolculuk... Bütünü makroya alınca bir alem görüyorum, insan alem içinde; insanı makroya alınca insanın içinde başka bir alem... Her şeyin birbirinin içinde, ve bu döngüye dahil olduğunu görüyorum. Bir şeye dahilsek artık onun dışında olamayız ya, bu durumda "bir ben varım bir de alem" bakışında kibrin göğü deldiği doğrudur. "BEN" ile başlayan her cümlede de belki... Hatta başka şeyler de vardır da girmeyim şimdi oralara :)
Bu durumda "ben neyim ki?" bakışı da pek bi eksik yahu! İçimizdeki kocaman aleme yazık.

Bu dilemma kafamı zamanında çok karıştırmıştı ta ki "ben"i ve "alem"i ayrı ayrı, egomu ve etrafımdaki insanların -her nedense- benimle olan dertlerini yine ayrı ayrı izlemeyi bırakıp kendimi izlemeye başlayana kadar.

Bir gün "değil mi ki bu döngünün içinde bir yolculuktur her nefes aldığımız anda bilfiil yapıyor olduğumuz, öyleyse her birimiz birer yolcuyuz" deyip başladım kendimi seyretmeye. Kendimi seyretmeye başlamakla beraber daha önce hiç çıkmamış olduğum bir yola çıkmış da oldum aslında.

Yol'a dair söylenecek ne varsa Halil Cibran söylemiş; pek de güzel söylemiş... Vaktin olursa oku, çok şey anlatıyor... Benimse burada asıl amacım yoldan ziyade kendimi seyretme şeklimi anlatmaya çalışmak...

Bir "kamera" ile yola çıktığını hayal et. Yolda yürürken attığın adım, gittiğin yol nazarında bu kamera senden yükseliyor. Yani 10 adım yol gittiysen, 10 adım nazarında senden yukarıya çıkan bir kamera, bir göz düşün. Dolayıyla 1000 adım gittiysen bu yolu, 1000 adım kadar yükselmiş oluyor. Epey yol aldıktan sonra ne zaman dönüp arkama baksam ve desem ki "vay arkadaş! ne yol gitmişim ama!", "kamera"m sesleniyor, buradan bakınca aynı noktadasın. Milyon adım yol da gitsem milyon adım yükselecek ya benden, oradan bakınca aldığım yol kadar yolun başında olacağım. "Az gittim, uz gittim. Bir de döndüm baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim." sözündeki arpa boyunu hayal edebiliyor musun?

Dolayısıyla bu yolun sonunda bir yere, bir hedefe varamayacağım da aslında. Bu noktada da "döngü"yü daha iyi anlıyorum.

Bir fotoğraf çektiğinde kameran karşındaki her ne ise onu çeker ya güzel çirkin demeden. Hani sen biçersin fotoğrafa o değeri, kamera yorumsuzdur. Benim kamera da öyle yorumsuz, öyle nötr ayrıca.

Mesela yolda giderken yapmamam gereken (yapmamam gereken çünkü ayıp, çünkü günah, çünkü kötü, ve de kaka) bir şey yaptım; birine yalan söyledim diyelim. Yalan söyledim diye ahlanıp vahlanmamın bir önemi yok kamera için. Ona ne zaman "yalan söyledim bak, şimdi bu pembe miydi, beyaz mıydı? iyi mi yaptım, kötü mü?" diye soracak olsam, o bana sadece "yalan söyledin" der. "olan" her ne ise onu söyler işte. Bu noktadan sonra bakarım, o davranış bana yakışır mı, yakışmaz mı? Yakışırsa devam etmeyi, yakışmazsa da "o zaman öyle olması gerekiyordu" deyip bir daha o davranışı tekrarlamadan yoluma devam etmeyi öğrendim kameramdan. Çok daha fazlasını da öğrendim; çünkü o beni hiç yargılamadı. Üstelik kameramın "cık cık cıııkkk"ları da yok. Günahı-sevabı, ayıbı, kusuru, güzeli-çirkini, iyisi-kötüsü de yok. Kameramın "iki"si yok; tek bir şeyi gösterir: "olan"ı...

Böylece kendimle uğraşıyor oluyorum ya, başkalarını yargılamaya da o kadar büyük vakitler kalmıyor; ya da ne zaman başkasının yaptığı bir şey bana değse, biliyorum ki yeterince kendimle ilgilenmiyorum; kamerayı ihmal ediyorum. Yol farkındalığımın ilk ürünüdür kamera. Beni yolda tutanımdır. Kendi yolumda... :)

Şimdi ben bu "kendini seyretme sistemi"ne kamera derim; sen üçüncü göz dersin; başkası çıkar kalbimin sesini dinliyorum sonuçta özümde iyiyim der; daha başkası çıkarır kendine kendinden daha yakın olanı şah damarından ve koyar tepesine, adına da "allah" der, bence hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Tam olarak aynı değil, ama zeminde aynı işte. Hepsi insanı bir şekilde yol'da tutuyor; bazısı şartlı bir şekilde yolda tutuyor, ama olsun.

Velhasıl dostlar...

Yolcu biziz, ve yol da aslında
Zerre de biziz, tüm de
Biz bir alemiz, ve alem de biz
Özümüz bizde, ve biz özümüzde olanız...

Ayrı gayrı yok bu hikayede...

Not: Bu yazıyı, 2015 Temmuz ayında Mutlu İnsan Mutfağı'ndaki 11 aylık seyrimiz sonunda yaptığım sunumdan derledim... Aşağıdaki fotoğraf da o sunumdan. Bağlarıma selam olsun. :)