Et mi, yoksa sebze mi? A a! Yoksa sen hala vegan değil misin?
Organik gıdadan ve öğün yemekten vazgeçmeyeceksin arkadaş! ama arada fast food da yeniyor tabiii...bla bla...
Yo yo; bu yazının bunlarla hiçbir ilgisi yok! Yani... vardır mutlaka da, o kadar yok.
Hayatımızı idame ettirebilmek için beslenmemiz gerekiyor malum. Besini ağzımızdan alıyoruz; dişlerimizle öğütüyoruz; vee... tamam tamam, nereden çıkardığımıza girmicem. :)
Kendimizi ifade ettiğimiz organımız da dilimiz. Duygumuzu, düşüncemizi, öfkemizi, sevgimizi, saygımızı, nefretimizi... biz hep dilimizle ifade ediyoruz. Tabii ki sadece dilimizle ifade etmiyoruz; ama sözsel anlamda, kelimelere ses giydirdiğimiz zaman ilk durağı dilimiz oluyor malum. Şimdi çok saçma bi soru gibi gelebilir (zira aklıma bu soru ve olası cevapları geldikçe çok gülüyorum :) ama hiç düşündünüz mü "abi neden diliyle ifade ediyor insanoğlu kendini? Neden mekanizma böyle?" diye... Neden bu mekanizma burnumuzdan ya da gözümüzden konuşacağımız şekilde kurulmamış da ağzımızın içinden konuşuyoruz?
Bu soru böyle kalsın; bi yerden bağlayacağım buraya. Yani.. umarım :)
Geçenlerde İstanbul'da kurulan "Ekotopya" adında bir topluluğun Facebook sayfasında bir video paylaşmışlar; başlığı da şu: "Ne yiyorsak, Oyuz." Ben videoyu izleyemedim açıkçası; korktum. :) Bu videonun ismi size ne ifade ediyor bilemem ama kendimi bi an kokoreç gibi hayal etmek hiç iyi gelmedi bana; o kadar da ciddiye aldım yani! :))
Bu arada öyle büyük inanıyorum ki bu söze. Hatta bir de ekleme yapmak istiyorum: "Nasıl yiyorsak öyleyiz." diye. Yaşayış şeklimizin, hayata bakış açımızın, olaylara verdiğimiz tepkilerin, ve hatta dışarıdan kolayca izlenebilen beden dilimizden tutalım da çok içimizde olup kimselerin göremeyeceği (ama bazılarının pekala hissedebileceği) en ince karakteristik özelliğimize kadar her ne varsa bizi biz yapan, bir şeyleri yeme şeklimizle doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Yemek eylemi derken sadece besin almaktan, vücudumuza gıda girişinden bahsetmiyorum tabii ki. Evet, fiziksel olarak bizi ayakta tutması için besleniyoruz. Peki ya bizi şu hayatta tutan diğer besinler? Yediğin içtiğin senin olsun; neyle besleniyorsun, ondan haber ver!
Şu dünyada seni bir sen olarak var eden şey nedir? Nasıl koruyorsun bu "sen"liğini; ve neyle besliyorsun o seni? Çok basit olduğunu düşündüğüm bir döngü aslında: Dilinden ne çıkıyorsa arkadaşım; tam olarak onunla besleniyorsun. Aklından geçen şeyi, ona giydirdiğin sözle var ediyorsun; söyledikçe dinliyor; dinledikçe besleniyorsun. Bu sırada yemeden içmeden kesilsen de hayat devam edecektir senin için. Nasıl mı? Yo yo, hayat hep böyle değil; kadere de bağlamıcam açıkçası. E nasıl olacak, öyle ya da böyle beslenmeye devam ediyorsun da ondan! Her zaman böyledir gibi bir iddiam olmamakla beraber çok da emin olduğumu söyleyebilirim. Aksini iddia eden olursa da muhabbete, farklı fikirlere açık olduğumu böylece belirtmiş olayım.
Ne kastediyorum?
En çok ne söylüyor dilimiz? En çok nelerden şikayet ediyoruz mesela? Birileri bize "amma şikayet ettin ha!" dediğinde "yo yo, şikayet etmiyorum ben sadece olanı değerlendiriyorum," gibi tepkiler veriyoruz ya bazen, ve diyelim ki gerçekten öyle, işte o değerlendirmeyi yapmak bizde tam olarak neyi besliyor? Birileri hakkımızda bir şey söylediğinde önce onu dinleyip anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa savunmaya mı geçiyoruz? Anlamaya çalıştığımızda beslediğimiz şey tam olarak nedir? Ya savunmaya geçtiğimizde hangi yanımız besleniyor? Savunmaya geçmiyorsak da nasıl tepki veriyoruz bize o eleştiriyi yapana? Ya da bize övgüler yağdırana? Dedikodu yaparken hangi yanımıza "hadi hadi, bunu da ye kalmasın!" muamelesi yapıyoruz mesela? Peki hiç sevmediğimiz ama yanında onu seviyormuş gibi yaptığımız biri hakkında konuşurken "ama söylemezsem arkamdan ağlar!" diye dilimizden çıkıveren kelimeler neremizi besliyor tam olarak? İşte o seviyormuş gibi yaptığımız kişi yanımıza geldiğinde onun için seçtiğimiz o yağlı yağlı sözcükler hangi tarafımıza fazlalık olarak ekleniyor acaba? Mutluluğumuzdan mı besleniyoruz? Olmazsa olmaz dediklerimizin bize gösterdikleri sevgilerinden mi besleniyoruz yoksa? Ya da umutsuzluğumuz mu besliyor bizi, bu zamana kadar olmayanlar ve bir daha da hiç olmayacaklar? Olması gerekenlerle mi besleniyoruz ya da, sürekli yapmamız gerekenleri sayıklamaktan mı ibaret tüm muhabbet anlayışımız?
Tam tersinden bakacak olursak da sorular şu şekilde değişiyor (hemen hemen aynı yere çıkarıyor aslında ama sağlaması olsun diye paylaşasım var):
Nasıl ve niçin yiyoruz yediğimiz yemeği? Hızlı hızlı mı yemeyi tercih ediyoruz mesela; ya da öyle hızlı yiyoruz ki bunu tercih edip etmediğimizin bile farkında değil miyiz? Yoksa neredeyse sindirme işlemini bile ağzımızda yapacakmışçasına yavaş yavaş mı yiyoruz? Sadece doymuş olmak için mi, sağlıklı beslenip vücudumuza yararlı katkıda bulunmak için mi, yoksa yemek yeme eylemi bile başlı başına bir haz kaynağı mı bizim için? Etrafımızda kim var kim yok düşünmeden ağzımızı şapırdata şapırdata mı yiyoruz mesela; yoksa etrafımızdaki kişilerin ağzımızın içinde istem dışı oluşuveren sesten en ufak bi rahatsız olma ihtimali bile düşündürüyor mu bizi?
Bu soruların her birinin cevabı şu hayatı nasıl yaşadığımıza dair öyle güzel ipuçları veriyor ki... İşin en enteresan yanlarından biriyse cevapların hiçbirine doğru-yanlış penceresinden bakamamamız bence. Tamam bana kalsa hiçbir şeye doğru-yanlış penceresinden bakmayalım; ama burada başka bir şeyden söz ediyorum. Şöyle ki... Mesela ben şikayet etmeyi sevmem. Hatta biraz daha ileri gidip şikayet eden insanı ve şikayetin çok olduğu ortamları da sevmem. Şimdi bu yanım şöyle dursun. Yemek yiyen birine "arkadaşım, neden yiyorsun?" diye sorar mıyız? Çok anormal bir durum yoksa sormayız. Diyelim bulunduğum ortamda şikayet eden biri var. Artık biliyorum ki, insanların yemek yemek kadar doğal bir şekilde gerçekleştirdikleri başka bir beslenme biçimleri daha var, onları bu dünyada var eden, ya da öyle zannettikleri, belki farkında bile olmadıkları. Görüyorum ki şikayet etmekten besleniyor bu kişi. Tutunabileceği başka bir şey kalmamış; ancak şikayet ettiği sürece o ortamda var olabiliyor. Şimdi ben bu adama "abi bak yanlış yapıyorsun, şimdi sırası değil; burası hiç doğru ortam değil" diyebilir miyim? Dersem de göz göre göre önünden yemeğini almış kadar olurum; değer mi?
İç dünyamızda her ne kadar karmaşadan kurtulamasak da, dış dünyamız da savaştı siyasetti derken öyle çok iç açıcı görünmese de; dünyaya şöyle bir yukarıdan bakacak olsak, sadece dönüyor mübarek. (Laf aramızda, bu sakinliğini bazen fazlaca sinir bozucu buluyorum. Dön dön nereye kadar!) İnsan olarak evet baktığımızda çok muazzam ve karmaşık bir yapımız var. Ama tek bir şeye bağlı bir an sonramız: Nefes. Nefes al - Nefes ver! Al - Ver! Nefes alarak başladığımız hayat, son nefesimizi vermemizle bitiyor ya; işte tüm varoluşu bu kadar basit bir döngüyle tarif edebileceğimize inanıyorum: alma-verme döngüsü. Alıyoruz; besleniyoruz ve geri veriyoruz. Sonra yine alıyoruz ve döngü devam ediyor; ta ki son nefesimizi verene kadar.
Şu bir nefesçik ömrümüzde almayı tercih ettiklerimiz neler? O aldıklarımız hangi yönlerimizi besliyor ve nasıl? Beslenen o yönümüz nasıl öğütüyor aldığını? Hangi işlemlerden geçiriyor içimizde, zihnimizde? Sonra ne şekilde geri veriyoruz aldığımızı? Ve o verdiğimiz şey, yani aldığımız besinin bizde işlenmiş hali, neye hizmet ediyor? Bir başkasının da sağlıklı beslenmesine mi, yoksa zehirlenmesine mi?
Almayı tercih ettiklerimiz dedim, evet hayatımız kendi seçimlerimizden ibaret. Kahvaltıyı simitle geçiştiriyorsam da benim tercihim, güzel bir kahvaltı hazırlıyorsam da. Yok, arkadaşım sabahları poğaça yiyor diye ondan etkilenip ben de poğaça yemeye başladıysam; bu durumun arkadaşımla hiç bir ilgisi yok; yediğim yine benim tercihim. (Bu yediklerimize yediğimiz naneleri de ekleyebiliriz tabii!)
Pekiii, sen neyle besleniyorsun arkadaşım?
15 Eylül 2016 Perşembe
13 Eylül 2016 Salı
merhaba korku
Beni az çok tanıyanlar bilir: Bulunduğum ortamda beni rahatsız eden bir şey varsa -bu şey bi kişi, bi söz, bi sorun olabilir- onu görmezden gelirim başta ve o hiç yokmuş gibi davranırım. Varlığıyla baş edemediğim şeylerin üstesinden gelmek için böyle bir savunma mekanizması geliştirmişim. Hayrını da çok gördüm açıkçası.
İki yıl önce başladığım içsel yolculuğumla beraber keşfetmiştim bu yönümü; tabii ondan sonra bir daha eskisi kadar görmezden gelemedim olan'ı; her ne kadar beni rahatsız etse, keyfimi kaçırsa da...
Kişiliğimizde mi desem içimizde mi desem, bir şekilde bize ait olan, hep bizimle olan ve muhtelif zamanlarda kendini gösteren bazı kilit yönlerimiz var sanırım; yeni yeni keşfediyorum. Bu kilit yönler üzerinde ne kadar etüt yaparsak yapalım, ne kadar yol kat edersek edelim; şekil değiştiriyor, mekan değiştiriyor yeniden karşımıza çıkıveriyor. Önce anlayamıyoruz belki; fakat biraz derin düşünme etüdü ardından zeminde tam olarak aynı kilit nokta olduğu anlaşılıyor. Zira benim bu bi şeyleri görmezden gelme yönümde çok yol kat ettiğimi düşünüyordum, fakat tam iki yıldır ne zaman dara düşsem karşımda tam da bu yönümün uzantılarını görüyorum ve tekrarlıyorum: "yine mi? e hoş geldin madem."
Şimdiiiii :) bu "yine mi? e hoş geldin madem." sözünü alalım, ve biraz daha detaylı bakalım: Öncelikle geleni geldiğine pişman eden bir söz bu; kabul ediyorum. Biraz daha açayım: "Madem geldin, dinliyorum hadi; ne olmamış yine? Neyi öğrenememişim? Neymiş derdim? Anlat anlat tamam dinliyorum!" Bu benim dışarıdan gelen bir başkasına, sevmediğim birine, dışımda görmek istemediğim şeylere verdiğim bir tepki değil. Kaldı ki, öyle bile olsa kabul edilebilir bir yanı yok. Tam olarak kendi içimde var olana, beni geliştirip bir üst versiyonuma taşımak için kendini farklı şekillerde gösteren yönlerime verdiğim bir tepki bu. Şefkatsiz Sümeyra, nolucak!
Bakın şimdi de aynı tepkiyi kendime verdim! Daha da uzar giderdi bu hikaye. Bense hiç bir şekilde yol kat edemeden olduğum yerde sayıklar dururdum. Nitekim -ve iyi ki- öyle olmadı. Birileri bu hallerime benim verdiğim tepkilerin tam tersini verince, bende olana şefkatle yaklaşınca, bana da kendime karşı yelkenleri suya indirmek düştü.
Şefkat kendimde tanımadığım bir yaklaşımdı ve karşılaşınca iyileştirici gücüne hayran kaldım. Çünkü hep güçlü değilim işte; her zaman her şeyin üstesinden tek başıma gelemem; ve şefkate ihtiyacım var iliklerime kadar. Madem ki ihtiyacım var şefkate, demek eksik bırakmışım bunu kendime yaklaşırken. Öyleyse hadi Sümeyra dedim, biraz da şefkatle yaklaş bakalım kendine!
Bunu söyledim ve beklemeye geçtim. Öyle şefkatle yaklaş demekle şefkatli olunmuyor malum...
Şimdi azıcık başa sarıcam; başka bir konuya bağlayıp kaldığım yerden devam edicem. Umarım... :)
Hemen her durumda varlığını bana gösteren sevgili kilit yönümü keşfetmemle beraber bir şeyleri görmezden gelerek aslında onlardan kaçtığımı fark etmiştim. Cık cık cık kaçmak da ne demekmiş? Hiç yakışıyor mu? Sümeyra çok cesur bi kere! Mesela ortamda ateş varsa ve Sümeyra onun varlığından rahatsızsa, ateşin varlığını kabul etmek ne kelime! Sümeyra o ateşin üzerinden yürür hey yavrum heyy; işte öyle cesur! Diye diye korkmadığını zanneden, korkularını korkutmaya çalışan, aslında öyle her şeyden çok da korkmayan (ayrıca her şeyden korkmak da ne öyle? cici kız gibi!) bir Sümeyra olarak varlığımı devam ettirmeye başlamıştım. Şimdi bu iyi, güzel ama öyle her zaman da işe yaramıyor işte!
Kaldı ki; yaramadı da! Atacağım yeni adımlarda, alacağım yeni kararlarda yalnız kalma korkumu iliklerime kadar hissettim geçenlerde. Öyle ki, Gelidonya Feneri'ne çıkıp ormanın içinde Elif'le beraber kamp kurduğumuz gece çadırımızın yanına yaban domuzları indiğinde bile bu kadar çok korkmamıştım! Öyle büyük bir yalnızlık korkusu...
Şu dünyaya yalnız geldiğimizi, her ne kadar bir topluluk içinde varlığımızı sürdürüyor olsak da, en nihayetinde sonsuzluğa yine yalnız gideceğimizi kendime zaman zaman hatırlatırım; ve bi nebze olsun rahatlatır bu düşünce beni. İşte en son hissettiğim yalnız kalma korkumu bu bile dindirememişti.
Adım adım gideyim: Yalnız kalma korkusu denen şey tabii ki bir anda var olmaz. Muhtemelen bu bende çoktaaaan var olan bir şeydi de ben yine varlığından rahatsız olduğum için onu görmezden gelip yerine cesaretimi koymuştum -ya da öyle sanmıştım. Böyle bir durumda, benim gibi bir cesur yürek(!) için yalnızlık korkusunu kabul etmek bile nelerden vazgeçmek demekti! İşte o vazgeçtiğim şeylerin yerini şefkatle doldurmayı tercih ettim bu defa.
Sonrası iyilik güzellik... Yalnızlık korkumdan çıktım yola; korkunun hayatımdaki karşılığıyla da böylece tanışmış oldum. Öncelikle korkmakla korkaklık aynı şeyler değilmiş mesela. Bu ikisini hep aynı kodlamışım bi şekilde. Korkusunu kabul eden kişi artık korkak değildir; bu birrrrr. :) Bu zamana kadar hep burun buruna gelip de görmezden geldiğim korkularıma, o anlarıma şöyle bir dönünce aslında korkunun o kadar da kötü bir şey olmadığını farkettim. Korku da en az sevgi kadar gerekliymiş; bu da ikiiii. :)
Sonunda "iyi ki yaptım!" dediğim şeylerin çocuğuna dönüp baktığımda içinde cesaret görüyorum evet ama azıcık da korku var öncesinde "abi, bindik bir alamete ama hayırdır nereye gidiyoruz?" gibi çok inceden kendini hissettiren bir korku. (tabii o zaman bunun adını korku olarak koymamıştım; şimdi bakınca daha net görebiliyorum.) O şeyi yaptıktan sonra "ne gerek vardı bu kadar korkmaya?" sorusunu yine soruyorum. Ve sanki boşuna korkmuşum gibi hissedebiliyorum ama hayır! O korku attığım adımları kendimden daha emin bir şekilde atmamı sağlıyormuş. Evet, iliklerime kadar korkuyor olabilirim, o korkuyla beraber yürümeyi tercih ediyorum; dediğim zamanlarda ancak asıl amacıma ulaşabilmişim ya da ancak o şekilde yaptıklarımın kıymetli olmuş.
Hiç bir şekilde korkmadığım zamanlar da var. Bir şeyi hiç düşünmeden söylediğim, yaptığım ya da yorumladığım zamanlara dönüp baktığımda; acaba bunu eyleme döktüğümde birilerine rahatsızlık verir miyim, sonunda bir çuval inciri berbat eder miyim diye düşünmediysem sonunda çoğu zaman pişman oluyorum. Bir şeyleri yapmadan önceki bu çekinme halini korkunun bir uzantısı olarak görüyorum. Yine bir şeyi yapmadan önce düşünüyorsam bunun ucu birine olumsuz yönde dokunur mu? diye yani korkuyorsam aslında birine hissel ya da düşünsel olarak zarar vermekten, ve o korkuyla beraber yapıyorsam yaptığımı, yaparken de kolluyorsam sağımı solumu, işte o zaman sonuçları hem benim için daha tatmin edici hem de başkalarına dokunmayan bir şekilde elde etmiş oluyorum.
Beni hiç bir zaman ihmal etmeyip muhtelif zamanlarda tebdil-i kıyafet karşıma çıkan korkuma her zamankinden başka bir karşılama hazırlıyorum bu defa: "E hoş geldin madem" sözündeki merhametsizliğimin yerini biraz şefkatle doldurup onu artık "Merhaba korku" diyerek ağırlamayı tercih ediyorum.
Şefkatin iyileştirici gücüne şükürler olsun. Korkunun hayatımdaki varlığını kabul ediyorum. Korkmadan değil, asıl korkumla beraber yürürsem yürüyüşümün anlamlı olacağına inanıyorum...
İki yıl önce başladığım içsel yolculuğumla beraber keşfetmiştim bu yönümü; tabii ondan sonra bir daha eskisi kadar görmezden gelemedim olan'ı; her ne kadar beni rahatsız etse, keyfimi kaçırsa da...
Kişiliğimizde mi desem içimizde mi desem, bir şekilde bize ait olan, hep bizimle olan ve muhtelif zamanlarda kendini gösteren bazı kilit yönlerimiz var sanırım; yeni yeni keşfediyorum. Bu kilit yönler üzerinde ne kadar etüt yaparsak yapalım, ne kadar yol kat edersek edelim; şekil değiştiriyor, mekan değiştiriyor yeniden karşımıza çıkıveriyor. Önce anlayamıyoruz belki; fakat biraz derin düşünme etüdü ardından zeminde tam olarak aynı kilit nokta olduğu anlaşılıyor. Zira benim bu bi şeyleri görmezden gelme yönümde çok yol kat ettiğimi düşünüyordum, fakat tam iki yıldır ne zaman dara düşsem karşımda tam da bu yönümün uzantılarını görüyorum ve tekrarlıyorum: "yine mi? e hoş geldin madem."
Şimdiiiii :) bu "yine mi? e hoş geldin madem." sözünü alalım, ve biraz daha detaylı bakalım: Öncelikle geleni geldiğine pişman eden bir söz bu; kabul ediyorum. Biraz daha açayım: "Madem geldin, dinliyorum hadi; ne olmamış yine? Neyi öğrenememişim? Neymiş derdim? Anlat anlat tamam dinliyorum!" Bu benim dışarıdan gelen bir başkasına, sevmediğim birine, dışımda görmek istemediğim şeylere verdiğim bir tepki değil. Kaldı ki, öyle bile olsa kabul edilebilir bir yanı yok. Tam olarak kendi içimde var olana, beni geliştirip bir üst versiyonuma taşımak için kendini farklı şekillerde gösteren yönlerime verdiğim bir tepki bu. Şefkatsiz Sümeyra, nolucak!
Bakın şimdi de aynı tepkiyi kendime verdim! Daha da uzar giderdi bu hikaye. Bense hiç bir şekilde yol kat edemeden olduğum yerde sayıklar dururdum. Nitekim -ve iyi ki- öyle olmadı. Birileri bu hallerime benim verdiğim tepkilerin tam tersini verince, bende olana şefkatle yaklaşınca, bana da kendime karşı yelkenleri suya indirmek düştü.
Şefkat kendimde tanımadığım bir yaklaşımdı ve karşılaşınca iyileştirici gücüne hayran kaldım. Çünkü hep güçlü değilim işte; her zaman her şeyin üstesinden tek başıma gelemem; ve şefkate ihtiyacım var iliklerime kadar. Madem ki ihtiyacım var şefkate, demek eksik bırakmışım bunu kendime yaklaşırken. Öyleyse hadi Sümeyra dedim, biraz da şefkatle yaklaş bakalım kendine!
Bunu söyledim ve beklemeye geçtim. Öyle şefkatle yaklaş demekle şefkatli olunmuyor malum...
Şimdi azıcık başa sarıcam; başka bir konuya bağlayıp kaldığım yerden devam edicem. Umarım... :)
Hemen her durumda varlığını bana gösteren sevgili kilit yönümü keşfetmemle beraber bir şeyleri görmezden gelerek aslında onlardan kaçtığımı fark etmiştim. Cık cık cık kaçmak da ne demekmiş? Hiç yakışıyor mu? Sümeyra çok cesur bi kere! Mesela ortamda ateş varsa ve Sümeyra onun varlığından rahatsızsa, ateşin varlığını kabul etmek ne kelime! Sümeyra o ateşin üzerinden yürür hey yavrum heyy; işte öyle cesur! Diye diye korkmadığını zanneden, korkularını korkutmaya çalışan, aslında öyle her şeyden çok da korkmayan (ayrıca her şeyden korkmak da ne öyle? cici kız gibi!) bir Sümeyra olarak varlığımı devam ettirmeye başlamıştım. Şimdi bu iyi, güzel ama öyle her zaman da işe yaramıyor işte!
Kaldı ki; yaramadı da! Atacağım yeni adımlarda, alacağım yeni kararlarda yalnız kalma korkumu iliklerime kadar hissettim geçenlerde. Öyle ki, Gelidonya Feneri'ne çıkıp ormanın içinde Elif'le beraber kamp kurduğumuz gece çadırımızın yanına yaban domuzları indiğinde bile bu kadar çok korkmamıştım! Öyle büyük bir yalnızlık korkusu...
Şu dünyaya yalnız geldiğimizi, her ne kadar bir topluluk içinde varlığımızı sürdürüyor olsak da, en nihayetinde sonsuzluğa yine yalnız gideceğimizi kendime zaman zaman hatırlatırım; ve bi nebze olsun rahatlatır bu düşünce beni. İşte en son hissettiğim yalnız kalma korkumu bu bile dindirememişti.
Adım adım gideyim: Yalnız kalma korkusu denen şey tabii ki bir anda var olmaz. Muhtemelen bu bende çoktaaaan var olan bir şeydi de ben yine varlığından rahatsız olduğum için onu görmezden gelip yerine cesaretimi koymuştum -ya da öyle sanmıştım. Böyle bir durumda, benim gibi bir cesur yürek(!) için yalnızlık korkusunu kabul etmek bile nelerden vazgeçmek demekti! İşte o vazgeçtiğim şeylerin yerini şefkatle doldurmayı tercih ettim bu defa.
Sonrası iyilik güzellik... Yalnızlık korkumdan çıktım yola; korkunun hayatımdaki karşılığıyla da böylece tanışmış oldum. Öncelikle korkmakla korkaklık aynı şeyler değilmiş mesela. Bu ikisini hep aynı kodlamışım bi şekilde. Korkusunu kabul eden kişi artık korkak değildir; bu birrrrr. :) Bu zamana kadar hep burun buruna gelip de görmezden geldiğim korkularıma, o anlarıma şöyle bir dönünce aslında korkunun o kadar da kötü bir şey olmadığını farkettim. Korku da en az sevgi kadar gerekliymiş; bu da ikiiii. :)
Sonunda "iyi ki yaptım!" dediğim şeylerin çocuğuna dönüp baktığımda içinde cesaret görüyorum evet ama azıcık da korku var öncesinde "abi, bindik bir alamete ama hayırdır nereye gidiyoruz?" gibi çok inceden kendini hissettiren bir korku. (tabii o zaman bunun adını korku olarak koymamıştım; şimdi bakınca daha net görebiliyorum.) O şeyi yaptıktan sonra "ne gerek vardı bu kadar korkmaya?" sorusunu yine soruyorum. Ve sanki boşuna korkmuşum gibi hissedebiliyorum ama hayır! O korku attığım adımları kendimden daha emin bir şekilde atmamı sağlıyormuş. Evet, iliklerime kadar korkuyor olabilirim, o korkuyla beraber yürümeyi tercih ediyorum; dediğim zamanlarda ancak asıl amacıma ulaşabilmişim ya da ancak o şekilde yaptıklarımın kıymetli olmuş.
Hiç bir şekilde korkmadığım zamanlar da var. Bir şeyi hiç düşünmeden söylediğim, yaptığım ya da yorumladığım zamanlara dönüp baktığımda; acaba bunu eyleme döktüğümde birilerine rahatsızlık verir miyim, sonunda bir çuval inciri berbat eder miyim diye düşünmediysem sonunda çoğu zaman pişman oluyorum. Bir şeyleri yapmadan önceki bu çekinme halini korkunun bir uzantısı olarak görüyorum. Yine bir şeyi yapmadan önce düşünüyorsam bunun ucu birine olumsuz yönde dokunur mu? diye yani korkuyorsam aslında birine hissel ya da düşünsel olarak zarar vermekten, ve o korkuyla beraber yapıyorsam yaptığımı, yaparken de kolluyorsam sağımı solumu, işte o zaman sonuçları hem benim için daha tatmin edici hem de başkalarına dokunmayan bir şekilde elde etmiş oluyorum.
Beni hiç bir zaman ihmal etmeyip muhtelif zamanlarda tebdil-i kıyafet karşıma çıkan korkuma her zamankinden başka bir karşılama hazırlıyorum bu defa: "E hoş geldin madem" sözündeki merhametsizliğimin yerini biraz şefkatle doldurup onu artık "Merhaba korku" diyerek ağırlamayı tercih ediyorum.
Şefkatin iyileştirici gücüne şükürler olsun. Korkunun hayatımdaki varlığını kabul ediyorum. Korkmadan değil, asıl korkumla beraber yürürsem yürüyüşümün anlamlı olacağına inanıyorum...
11 Eylül 2016 Pazar
mutluluk yanılsaması
Kandırılıyoruz...
Doğduğumuz gün itibariyle önce ailemizde başlıyor bu kandırma seansları; sosyal çevremizde devam edip okul sıralarında perçinleniyor; sisteme karıştığımızda genetik aktarımlarla beraber nesillerce devam ediyor. Birilerini kandırmayı iş edinmiş binlerce ve belki daha fazla mesaja maruz kalıyoruz her gün. Televizyonlar, afiş panoları, sosyal medya, radyo programları, gazeteler, okuduğumuz makaleler, reklamlar ve daha bir çoğu tek bir yanılsamaya hizmet ediyor: Mutlu ol!
Bi daha mı geleceksin dünyaya? Öyleyse seni mutlu edecek kıyafeti giy; seni mutlu edecek okulda oku; mutlu olacağın işte çalış; olmadı mı, başka işte çalış; seni mutlu edecek adamla evlen; mutlu olacağın evde yaşa; çocuk yap ki mutlu olasın; köyde mutlu değilsen şehre kaç; şehirde mutlu değilsen kırsala göç; aşık olmazsan mutlu olamazsın; gerçek aşkı bul, mutlu ol; x restorana gidip z yiyeceğini ye, çünkü kahvaltının mutlulukla bi ilgisi olmalı... Ne yaparsan yap; sonunda illa ki mutlu ol! Sonra da paylaş. Çünkü mutluluk paylaştıkça çoğalır(!).
Mutlu ol. Yetmedi mi? Öyleyse daha çok şey yap ve çok mutlu ol. Bu da mı kar etmedi? E o zaman daha mutlu ol sen de, ne duruyorsun? derken derken mutluluk arsızı olduk çıktık. Şu dünyadaki tek amacımız mutluluk oluverdi. Bir anda mı? Bence insanlar böyle olsun diye zamanında birileri çok uğraştı; ve sonunda başardı. Artık o birilerinin bir şey yapmasına da gerek kalmadı açıkçası. Sistem oturdu; çark dönüyor: Hiç bir şekilde mutlu olamayan ve mutluluğu sürekli ötelerde arayan, kendinden ve kendi varoluş potansiyelinden/gayesinden uzak, belki bundan haberi bile olmayan insan toplulukları bir gün mutlu olabilmek için kendi kuyruklarını kovalayıp duruyor. Üstelik bu döngüye çok yaman bir alış-veriş, ticaret, para da karışmış durumda. İşte o birileri bunun ekmeğini bala banarak afiyetle yiyorlar.
Yemek demişken; eski filmlerdeki kötü adamlar geliyor aklıma: Elindeki o kocaman ve yağlı et parçasını nefes almadan yedikten sonra kahkaha atarak gülerler ya hani; mutludurlar o an. O mutluluğu tarif etmeye çalıştım kendime: adam zamanında muhtemelen çok acı çekmiş; demiş bir kez de mutlu olayım. Öyle ya da böyle bi şekilde mutlu olmuş mu? Olmuş. Bu adama istediğin kadar kötü de; fayda eder mi? Adam mutlu beyler; dağılın!
Şimdi alalım bu örneği kendi hayatlarımıza ve bakalım mutlu olmak için sarf ettiğimiz çabaya, girdiğimiz yollara, düştüğümüz durumlara. Yukarıda bahsettiğim o kötü adamın seçtiği yollar kadar kirli görüyorum girdiğimiz yolları. Bir okuldan mezun olduğu gün, evlendiği gün, çocuğu olduğu gün, yıllarca olmayan bir şeyin ardından koşup da sonunda o şeyi başardığı gün #mutluluk, #mutluyumçünkü, #enmutlugünüm etiketleriyle avaz avaz paylaşım yapanlara baktığımda, o sevimli, tatlı, cici ve aslında bir kadar da mağrur gülümsemenin ardında bizim şu kötü adamın zalim kahkahasını görüyorum. Ve düşünmeden edemiyorum: Kim bilir mutlu olamadığında neler yapmak istedi, aklından neler geçti? Kim bilir bu uğurda kimlere zarar verdi? Kim bilir "mutlu olmak için" çıktığı bu yolda egosunun hangi yönünü besledi? Besledi? Ben de onu diyorum işte: Kim bilir neler yedirdi doymak bilmeyen benliğine ve sonunda bastı kahkahayı; henüz yiyemediklerinin, daha da yiyeceklerinin şerefine...
Derken derken hiç bir şeyden tatmin olmayan gençler peydah oldu (hatta artık genç kavramı bile oldukça yaşlı kalıyor hiç bir şeyden tatmin olmayan küçücük çocuk bedenler yanında). Bir anda mı? O birilerine selam olsun.
Son zamanlarda intihar edenlerin sayılarının ne kadar arttığını biliyoruz: Hayatta artık hiç bir şey tat vermiyor; istedikleri her şeye ulaşmışlar; ne yapsalar mutlu olamıyorlar artık. O intihar edenlere bakıp ahkam kesen topluluğa haykırasım geliyor: Siz kandırdınız. Mutlu olma vaatlerini veren de sizdiniz. Şimdi neredesiniz? Sonra aklıma geliyor: Herkes kendi mutluluğunun peşinde!
Geçenlerde bir arkadaşım sevgilisinin sürekli yeni bir uğraşla meşgul olmaya başlamasından rahatsız: "Tüketiyorsun" diyor, "bir gün bunların hiç biri sana zevk vermediğinde ne yapacaksın?"
İşte bunun müthiş bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum: Bir şeyi, ya da birçok şeyi mutlu olmak için mi yapıyoruz, deniyoruz, sonra sıkılıp bir başkasına başlıyoruz? Yoksa kendi varoluş gayemizi ortaya çıkarmak için küçük deneylerden mi ibaret bu daldan dala atlayışlarımız? Eğer amaç mutlu olmak, iyi olmak, güzel olmak, alkışlanmaksa o kötü adamdan bile daha kötü olduğumuzu bi kabul edelim önce. Yok eğer, tüm bu heyecan, yeniye olan merak, her şeyi deneme isteğimizin bizi taşıdığı nokta kendimizi keşfetmek, neler yapabileceğimizi görmek, var olan potansiyelimizle bütüne katkıda bulunmaksa; işte bu çabayı alkışlanmaya değer görüyorum. Bunun sonunda mutlu olmak yok mudur? Tabii ki vardır. Mutluluğu sonuç olarak yaşamakla, amaç olarak görmek arasındaki çizgiye uyanalım artık istiyorum.
Kendinde yol kat edebilmiş, bütünde hal olabilmiş insanlara bir bakalım: aklıma ilk gelenler, Krishnamurti, Mevlana, Halil Cibran gibi adamların yüzlerinde hiç mutluluk ifadesi gördük mü?
Peki bir ağacın o yıl çok meyve verdiğinde mutlu olduğuna şahit oldu mu gözlerimiz? Meyve vermediğinde "bu yıl da böyle" diye durum paylaşan bir ağaç düşünelim mesela. Mümkün mü? Ağaç yalnızca ağaçlığını yapıyor işte.
Diyorum ki, mutluluk diye bişey yoktur belki. Mutluluk algımızın da olmadığı bir dünya nasıl olurdu?
Doğduğumuz gün itibariyle önce ailemizde başlıyor bu kandırma seansları; sosyal çevremizde devam edip okul sıralarında perçinleniyor; sisteme karıştığımızda genetik aktarımlarla beraber nesillerce devam ediyor. Birilerini kandırmayı iş edinmiş binlerce ve belki daha fazla mesaja maruz kalıyoruz her gün. Televizyonlar, afiş panoları, sosyal medya, radyo programları, gazeteler, okuduğumuz makaleler, reklamlar ve daha bir çoğu tek bir yanılsamaya hizmet ediyor: Mutlu ol!
Bi daha mı geleceksin dünyaya? Öyleyse seni mutlu edecek kıyafeti giy; seni mutlu edecek okulda oku; mutlu olacağın işte çalış; olmadı mı, başka işte çalış; seni mutlu edecek adamla evlen; mutlu olacağın evde yaşa; çocuk yap ki mutlu olasın; köyde mutlu değilsen şehre kaç; şehirde mutlu değilsen kırsala göç; aşık olmazsan mutlu olamazsın; gerçek aşkı bul, mutlu ol; x restorana gidip z yiyeceğini ye, çünkü kahvaltının mutlulukla bi ilgisi olmalı... Ne yaparsan yap; sonunda illa ki mutlu ol! Sonra da paylaş. Çünkü mutluluk paylaştıkça çoğalır(!).
Mutlu ol. Yetmedi mi? Öyleyse daha çok şey yap ve çok mutlu ol. Bu da mı kar etmedi? E o zaman daha mutlu ol sen de, ne duruyorsun? derken derken mutluluk arsızı olduk çıktık. Şu dünyadaki tek amacımız mutluluk oluverdi. Bir anda mı? Bence insanlar böyle olsun diye zamanında birileri çok uğraştı; ve sonunda başardı. Artık o birilerinin bir şey yapmasına da gerek kalmadı açıkçası. Sistem oturdu; çark dönüyor: Hiç bir şekilde mutlu olamayan ve mutluluğu sürekli ötelerde arayan, kendinden ve kendi varoluş potansiyelinden/gayesinden uzak, belki bundan haberi bile olmayan insan toplulukları bir gün mutlu olabilmek için kendi kuyruklarını kovalayıp duruyor. Üstelik bu döngüye çok yaman bir alış-veriş, ticaret, para da karışmış durumda. İşte o birileri bunun ekmeğini bala banarak afiyetle yiyorlar.
Yemek demişken; eski filmlerdeki kötü adamlar geliyor aklıma: Elindeki o kocaman ve yağlı et parçasını nefes almadan yedikten sonra kahkaha atarak gülerler ya hani; mutludurlar o an. O mutluluğu tarif etmeye çalıştım kendime: adam zamanında muhtemelen çok acı çekmiş; demiş bir kez de mutlu olayım. Öyle ya da böyle bi şekilde mutlu olmuş mu? Olmuş. Bu adama istediğin kadar kötü de; fayda eder mi? Adam mutlu beyler; dağılın!
Şimdi alalım bu örneği kendi hayatlarımıza ve bakalım mutlu olmak için sarf ettiğimiz çabaya, girdiğimiz yollara, düştüğümüz durumlara. Yukarıda bahsettiğim o kötü adamın seçtiği yollar kadar kirli görüyorum girdiğimiz yolları. Bir okuldan mezun olduğu gün, evlendiği gün, çocuğu olduğu gün, yıllarca olmayan bir şeyin ardından koşup da sonunda o şeyi başardığı gün #mutluluk, #mutluyumçünkü, #enmutlugünüm etiketleriyle avaz avaz paylaşım yapanlara baktığımda, o sevimli, tatlı, cici ve aslında bir kadar da mağrur gülümsemenin ardında bizim şu kötü adamın zalim kahkahasını görüyorum. Ve düşünmeden edemiyorum: Kim bilir mutlu olamadığında neler yapmak istedi, aklından neler geçti? Kim bilir bu uğurda kimlere zarar verdi? Kim bilir "mutlu olmak için" çıktığı bu yolda egosunun hangi yönünü besledi? Besledi? Ben de onu diyorum işte: Kim bilir neler yedirdi doymak bilmeyen benliğine ve sonunda bastı kahkahayı; henüz yiyemediklerinin, daha da yiyeceklerinin şerefine...
Derken derken hiç bir şeyden tatmin olmayan gençler peydah oldu (hatta artık genç kavramı bile oldukça yaşlı kalıyor hiç bir şeyden tatmin olmayan küçücük çocuk bedenler yanında). Bir anda mı? O birilerine selam olsun.
Son zamanlarda intihar edenlerin sayılarının ne kadar arttığını biliyoruz: Hayatta artık hiç bir şey tat vermiyor; istedikleri her şeye ulaşmışlar; ne yapsalar mutlu olamıyorlar artık. O intihar edenlere bakıp ahkam kesen topluluğa haykırasım geliyor: Siz kandırdınız. Mutlu olma vaatlerini veren de sizdiniz. Şimdi neredesiniz? Sonra aklıma geliyor: Herkes kendi mutluluğunun peşinde!
Geçenlerde bir arkadaşım sevgilisinin sürekli yeni bir uğraşla meşgul olmaya başlamasından rahatsız: "Tüketiyorsun" diyor, "bir gün bunların hiç biri sana zevk vermediğinde ne yapacaksın?"
İşte bunun müthiş bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum: Bir şeyi, ya da birçok şeyi mutlu olmak için mi yapıyoruz, deniyoruz, sonra sıkılıp bir başkasına başlıyoruz? Yoksa kendi varoluş gayemizi ortaya çıkarmak için küçük deneylerden mi ibaret bu daldan dala atlayışlarımız? Eğer amaç mutlu olmak, iyi olmak, güzel olmak, alkışlanmaksa o kötü adamdan bile daha kötü olduğumuzu bi kabul edelim önce. Yok eğer, tüm bu heyecan, yeniye olan merak, her şeyi deneme isteğimizin bizi taşıdığı nokta kendimizi keşfetmek, neler yapabileceğimizi görmek, var olan potansiyelimizle bütüne katkıda bulunmaksa; işte bu çabayı alkışlanmaya değer görüyorum. Bunun sonunda mutlu olmak yok mudur? Tabii ki vardır. Mutluluğu sonuç olarak yaşamakla, amaç olarak görmek arasındaki çizgiye uyanalım artık istiyorum.
Kendinde yol kat edebilmiş, bütünde hal olabilmiş insanlara bir bakalım: aklıma ilk gelenler, Krishnamurti, Mevlana, Halil Cibran gibi adamların yüzlerinde hiç mutluluk ifadesi gördük mü?
Peki bir ağacın o yıl çok meyve verdiğinde mutlu olduğuna şahit oldu mu gözlerimiz? Meyve vermediğinde "bu yıl da böyle" diye durum paylaşan bir ağaç düşünelim mesela. Mümkün mü? Ağaç yalnızca ağaçlığını yapıyor işte.
Diyorum ki, mutluluk diye bişey yoktur belki. Mutluluk algımızın da olmadığı bir dünya nasıl olurdu?
6 Eylül 2016 Salı
adsız
İsimlerden konuşuyorduk bugün arkadaşlarla. Çocuklara verilen isimlerin yıllar geçtikçe evrilmesinden konu açıldı. Sonrasında "kişinin sadece ismine bakarak bile onun ailesine, ailesinin inancına, hayata bakış açısına dair birçok ipucuna ulaşabiliriz" gibi düşünceler paylaşıldı. İsimlerin kökenlerinden tutalım da dinlerin isimlerimiz üzerindeki etkisine kadar, biz konuştukça konu genişliyor; alt başlıklar çoğalıyordu. Derken derken konu benim ismime geldi. :) Sahi, Sümeyra ne demekti?
"Efenim Sümeyra aslında meyve çağlası demek. Aslında Arapça olmasına rağmen kimileri Yunanca'yla da bağlantı kurabiliyor (bakınız: smyrna)" diye açıklama yaparken, arkadaşım da "evet Arapça gibi ama değil de gibi... Bi Sümeyye kadar Arapça gelmiyor kulağa ama Yunanca olmadığı da aşikar" diye konuşurken içimden "hahh, işte tam da ismim gibi bir hatun kişiyim: zira ne zaman kendimi herhangi kalıba, düşünceye, akıma ya da bir tanıma yakın hissedecek olsam, hem öyleyim hem değilim; ne öyleyim ne değilim; bi öyleyim bi böyleyim" deyiverdim. :)
İsmi başkaları tarafından verilmiş sıradan biri olarak bazen kendimi şanslı hissediyorum. Zira bana ismimle seslenilmesi çok çok kıymetlidir. İsmimi sevdiğim kadar biri seslendiğinde onu duymayı, yazılı olarak görmeyi de bir o kadar seviyorum. (İzzet'e selam olsun; yalnız değilsin dostum! :)
Gelelim asıl meseleye; bu isme yüklenen anlamlara. İnsanların bu ismin vücut bulmuş hallerine giydirdikleri duygu giysilerine, o ismin ete kemiğe bürünmüş haline bakınca gördüklerine... Sümeyra yahu, senin benim gibi bir insan yavrusu işte. Peki o kadar mı? tabii ki değil! "Ah o Sümeyra yok mu Sümeyraaa!" "Sümeyra mı? Yok o öyle şeyler yapmaz." "dur dur, Sümeyra yemez onu, hiç zahmet etme sen." "Asi Sümeyra!" "Sümeyra'nın ipiyle kuyuya inilmez." "Sümeyra dediyse vardır bi bildiği." Daha da uzar bu ifadeler... Herkesin baktığı bir Sümeyra; oradan bakınca görülen başka başka... Peki hangisi bu Sümeyra'yı tanımlamaya yeter? Hangisi gerçek?
Bu soruların bir adım sonrası, şu şekilde kendini gösterivermişti aylar önce: Abi madem bir insana bakınca herkes başka bir şey görüyor, madem bu insan da onların hiçbiri değil; isim vermeye ne hacet? Hadi isim verilmiş bi kere. Ben Sümeyra'yım; ama senin gördüğün değil. Öyleyse kafandaki Sümeyra'nın ötesinden bi yerden iletişim kuralım biz seninle... Böylesi bir bakış açısı epey rahatlatmıştı beni, ve çevremdekilere de başka bir yerden bakabilmiş, iletişimimdeki bazı tıkanıklıkları açabilmiştim.
Tabi isim vermek ya da bir isimle seslenmek derken, yalnızca bizim isimlerimizden dem vurmuyorum bu arada; her hangi bir canlıya ya da eşyaya hatta ilişkilerimize bile verdiğimiz isimler var ya... Eşyasına isim verenleri, bu ihtiyacın nereden geldiğini anlayamamıştım mesela uzun bir süre. Sonra "bu ilişkinin bi adını koyalım artık" diyen hatun kişiler ve er kişiler belirmeye başladı birden etrafımda... Yahu ne önemi var adını koymanın, bu da öyle bir ilişki işte en nihayetinde. Sevgiliyiz biz deyip birbirimizin alanına müdahale etme halimizi ve bir diğerimize koyduğumuz sınırları (sözde) sevgililik adı altında meşrulaştırmaya ne gerek var? Kimi kandırıyoruz ayrıca, sevgi dediğin öyle bir şey mi?
Adım adım gidiyorum; her bir soru cevabıyla birlikte yepyeni bir soruya gebe...
Sevgi adı verilen şeyi de sorgulamaya başladım en nihayetinde. Öyle ya, sevginin olduğu yerde ne gerek vardı sevgiden doğan o ilişkiye bir de isim koymaya? Sevgi kendinden sınırsız değil miydi zaten?... derken derken sevgiyi kendimce tanımlamaya çalışırken, bunu yaparken de haliyle sınırlandırırken buluverdim kendimi.
Ve asıl şimdi buldum! Belki de sorun isimlerde değil; o isimleri kendimizce sığdırmaya çalıştığımız tanımlarda, onları tanımlayarak belirlediğimiz sınırlardaydı! İşte bundan sonrası bende çorap söküğü gibi geldi.
İsim verelim yahu, verelim tabii ki... Bir insan yavrusuna, doğmamış çocuğumuza, evimizde beslediğimiz bir canlıya, çok sevdiğimiz bir eşyamıza, her başımıza geldiğinde bizi yeniden doğmuş kadar hür hissettiren bir an'a, ne isimle seslenmek istiyorsak öyle seslenelim tabii... En benim dediğim, en çok sahiplendiğim, sorulduğunda kendime dair söylediğim ilk şey olan isimde bile hiçbir hükmüm olmamış, bari hayatımdakilere hür irademle bir isim verebileyim...
Tam da bu noktada, önemli olduğunu düşündüğüm bir şeye dikkatimizi çekmek istiyorum:
Birinin, bir eşyanın ya da bir ilişkinin adını koyduğumuzda onu bir tanım çerçevesinde sınırlandırmakla, ona "seni tanıyorum, hayatımdaki varlığını kabul ediyorum" mesajı vermek arasında ince bir çizgi var aslında...
Bu ayrımı yapabildiğimiz sürece bir şeylerin adını koymak, onlara adıyla seslenmek ne güzel!
"Efenim Sümeyra aslında meyve çağlası demek. Aslında Arapça olmasına rağmen kimileri Yunanca'yla da bağlantı kurabiliyor (bakınız: smyrna)" diye açıklama yaparken, arkadaşım da "evet Arapça gibi ama değil de gibi... Bi Sümeyye kadar Arapça gelmiyor kulağa ama Yunanca olmadığı da aşikar" diye konuşurken içimden "hahh, işte tam da ismim gibi bir hatun kişiyim: zira ne zaman kendimi herhangi kalıba, düşünceye, akıma ya da bir tanıma yakın hissedecek olsam, hem öyleyim hem değilim; ne öyleyim ne değilim; bi öyleyim bi böyleyim" deyiverdim. :)
İsmi başkaları tarafından verilmiş sıradan biri olarak bazen kendimi şanslı hissediyorum. Zira bana ismimle seslenilmesi çok çok kıymetlidir. İsmimi sevdiğim kadar biri seslendiğinde onu duymayı, yazılı olarak görmeyi de bir o kadar seviyorum. (İzzet'e selam olsun; yalnız değilsin dostum! :)
Gelelim asıl meseleye; bu isme yüklenen anlamlara. İnsanların bu ismin vücut bulmuş hallerine giydirdikleri duygu giysilerine, o ismin ete kemiğe bürünmüş haline bakınca gördüklerine... Sümeyra yahu, senin benim gibi bir insan yavrusu işte. Peki o kadar mı? tabii ki değil! "Ah o Sümeyra yok mu Sümeyraaa!" "Sümeyra mı? Yok o öyle şeyler yapmaz." "dur dur, Sümeyra yemez onu, hiç zahmet etme sen." "Asi Sümeyra!" "Sümeyra'nın ipiyle kuyuya inilmez." "Sümeyra dediyse vardır bi bildiği." Daha da uzar bu ifadeler... Herkesin baktığı bir Sümeyra; oradan bakınca görülen başka başka... Peki hangisi bu Sümeyra'yı tanımlamaya yeter? Hangisi gerçek?
Bu soruların bir adım sonrası, şu şekilde kendini gösterivermişti aylar önce: Abi madem bir insana bakınca herkes başka bir şey görüyor, madem bu insan da onların hiçbiri değil; isim vermeye ne hacet? Hadi isim verilmiş bi kere. Ben Sümeyra'yım; ama senin gördüğün değil. Öyleyse kafandaki Sümeyra'nın ötesinden bi yerden iletişim kuralım biz seninle... Böylesi bir bakış açısı epey rahatlatmıştı beni, ve çevremdekilere de başka bir yerden bakabilmiş, iletişimimdeki bazı tıkanıklıkları açabilmiştim.
Tabi isim vermek ya da bir isimle seslenmek derken, yalnızca bizim isimlerimizden dem vurmuyorum bu arada; her hangi bir canlıya ya da eşyaya hatta ilişkilerimize bile verdiğimiz isimler var ya... Eşyasına isim verenleri, bu ihtiyacın nereden geldiğini anlayamamıştım mesela uzun bir süre. Sonra "bu ilişkinin bi adını koyalım artık" diyen hatun kişiler ve er kişiler belirmeye başladı birden etrafımda... Yahu ne önemi var adını koymanın, bu da öyle bir ilişki işte en nihayetinde. Sevgiliyiz biz deyip birbirimizin alanına müdahale etme halimizi ve bir diğerimize koyduğumuz sınırları (sözde) sevgililik adı altında meşrulaştırmaya ne gerek var? Kimi kandırıyoruz ayrıca, sevgi dediğin öyle bir şey mi?
Adım adım gidiyorum; her bir soru cevabıyla birlikte yepyeni bir soruya gebe...
Sevgi adı verilen şeyi de sorgulamaya başladım en nihayetinde. Öyle ya, sevginin olduğu yerde ne gerek vardı sevgiden doğan o ilişkiye bir de isim koymaya? Sevgi kendinden sınırsız değil miydi zaten?... derken derken sevgiyi kendimce tanımlamaya çalışırken, bunu yaparken de haliyle sınırlandırırken buluverdim kendimi.
Ve asıl şimdi buldum! Belki de sorun isimlerde değil; o isimleri kendimizce sığdırmaya çalıştığımız tanımlarda, onları tanımlayarak belirlediğimiz sınırlardaydı! İşte bundan sonrası bende çorap söküğü gibi geldi.
İsim verelim yahu, verelim tabii ki... Bir insan yavrusuna, doğmamış çocuğumuza, evimizde beslediğimiz bir canlıya, çok sevdiğimiz bir eşyamıza, her başımıza geldiğinde bizi yeniden doğmuş kadar hür hissettiren bir an'a, ne isimle seslenmek istiyorsak öyle seslenelim tabii... En benim dediğim, en çok sahiplendiğim, sorulduğunda kendime dair söylediğim ilk şey olan isimde bile hiçbir hükmüm olmamış, bari hayatımdakilere hür irademle bir isim verebileyim...
Tam da bu noktada, önemli olduğunu düşündüğüm bir şeye dikkatimizi çekmek istiyorum:
Birinin, bir eşyanın ya da bir ilişkinin adını koyduğumuzda onu bir tanım çerçevesinde sınırlandırmakla, ona "seni tanıyorum, hayatımdaki varlığını kabul ediyorum" mesajı vermek arasında ince bir çizgi var aslında...
Bu ayrımı yapabildiğimiz sürece bir şeylerin adını koymak, onlara adıyla seslenmek ne güzel!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)