Sayfalar

19 Mayıs 2019 Pazar

renk

"İstanbul'da çok renkli bi hayatım vardı," derken buldum geçenlerde kendimi. Çok çalışıyor, çok eğleniyor, ortamlarda hep aranıyor, çok seviliyor, fazlaca şımartılıyor, çılgınlar gibi dans ediyor, sürekli aşık olup leyla leyla geziyor, yorulmuyordum.

Bu durum dışıma öyle rengarenk yansıyordu ki: turuncu üstüne yeşil, kırmızı, mor renkli saçlarım, yeşil lensler, renklerin ne kadar uyumlu olduğunu düşünmeden giyiverdiğim giysiler, makyajım, ayakkabılarım, çıkardığım işler, heyecanlı yürüyüşüm, sevinci göklere kadar yaşadığımı gösteren kahkahalarım ve acının da dibinde içli gözyaşlarım, ah o depresif hallerim, asla içimde tutabilemediğim sevgim, öfkem, herşeyim. İstanbul'da beni tanıyıp da bunların hepsine şahit olmayan kalmış mıdır? :)


 (3 Ağustos 2015, Göztepe)

2016 yaz. Likya yolu'nu yürürken Elif bi fotoğrafımı çekmişti. Fotoğrafa baktım: çantam mor, ukulelem sarı, yazmam yeşil, saçım turuncu, başka bi küçük çanta var o baya bi pembe; bir de ona. Şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Şuna bak, rengarenk herşeyim. Ben de sade olabilmek, sadece bir iki renkle kendimi ortaya koyabilmek istiyorum." Tam ne demişti hatırlamıyorum; ama sanki benim bu renklerle iyi olduğuma dair bi şeylerdi.

2016 yaz sonu. Saçlarımın turuncusu canımı sıkmaya başladı. Bir gün kuaförde boyatırken yine, saçlarımın dibinde hissettiğim acıyı, o acıyla gelen mide bulantısını unutamıyorum. Bir daha boyatmayacağım dedim ve takip eden bir yıl boyunca saçlarım eski haline dönsün diye müthiş çaba sarf ettim.

Sonra da zaten hep "bir şey olsun diye" çaba sarf etmekle geçti zamanım.

2017 yaz. Ankara'ya taşınmışım. Ankara'ya taşınmayı çok istemişim. Öyle ki İstanbul'a bir daha dönmem demişim; öyle de olmuş. Ne var yoksa taşındığım gün bırakmışım arkamda: en çok da renklerimi.

***

Sümeyra oldu olası dağınıktır. Sümeyra'ya dair ne varsa dağınıktır: zihin, kafa, oda, eşyalar...
Bir dönem bu konuda profesyonel destek almak bile istedim. Yalan; istemedim! Öyle çok duyuyordum ki dağınık olduğumu, artık normal olmak istiyordum ben de. Normal olayım, artık dağınıklığım göze batmasın istedim aslında. Sonra o kadar da istemediğimden sonuç alamadım tabii ki. :)

Ankara'daki evimde zaten çok az eşya vardı; öyle çok dağılmıyordu. Yani, bence. :)
Ama giysiler için hala bir şey yapabilirdim. Dağınıklığa karşılık çözümüm ne mutlu ki düzenli olmak, çılgınlar gibi giysilerimi katlamak, asmak, çıkardığım giysiyi doğrudan kirli sepetine atmak felan olmadı. Başka bir yol olabilirdi: sadeleşmek.

Sade. Ne güzel kelime. Tam da ne zamandır "yapmak" istediğim şey. Az eşyam olursa dağılmaz. Ben de düzenli olmak zorunda kalmam.

Eşyalarımı ayırdım; tam 3 kişiye yetecek kadar eşya çıktı. Kolay olmadı. Bir şeyleri bırakmak değil. Kalanları nasıl kullanacağıma karar vermek. Beşiktaş'tan aldığım canım sarı elbisem. Onu vermesem? Ama vermezsem hangi ayakkabıyla giyebilirim ki? Peki çorap? Ver elbiseyi Sümeyra. Ayakkabıydı, çoraptı çıkılmaz bu işin içinden. Bırak işte. derken derken başka bir parçayla kolay kombinlenemeyecek rengarenk neyim varsa dağıttım. Oh dedim. Kocaman bir oh. Vazgeçebiliyorum. Bırakabiliyorum. Sonra gözüm aramıyor bir daha o şeyi; unutuyorum. oh!

***

Şubat sonundan beri canımız Alper bizimle şiddetsiz iletişim çemberi yapıyor her hafta. Önce alıştırmalarla başladı; derinleştikçe bambaşka bir yere evrildi. Her hafta bambaşka bir konuda derinleşiyor, içimizi döküyoruz çembere: manipülasyon, güç, öğretmen olarak sınıf süreçlerimiz, neye evet neye hayır diyoruz... Konuların hepsi öyle hayata dair ki... Bazen sadece birini odağa alıyorken bazen hepsi birbirine geçiyor.

Bir gün, Kemal'in Kök Kamp'ta seyrüsefer'de olduğu haftanın çemberi benim için başka türlü geçti. Kemal birkaç gündür yok ve deli gibi özlüyorum. Özleyen Sümeyra'yla ilk kez karşılaşıyorum ve hiç kolay değil bu benim için. Biraz şımarıyorum, Kemal gelsin diyorum, ağlıyorum... İçim dışım özlem doluyor. Ve ben Sümeyra'yı biliyorsam, bu özlem yalnızca Kemal'e doğru değil; Kemal'in gitmesiyle bende açığa çıkan başka bir şey. ama ne!

Alper bir meditasyonla başladı çembere. İhtiyaçlarımız arasında seçim yapmaya odaklanacağımız bir çalışmaydı. Biter bitmez, "Özlem bir ihtiyaç mı?" diye soruverdim. "İhtiyaç değil aslında ama şu anda senin için bir ihtiyaç olmalı." dedi. Tam da aradığım cevap. :)

Konuşma nesnesini aldım sonra, ve başladım anlatmaya:

İhtiyaçlarım arasında seçim yapmaya çalışıyorken her zaman en üste çıkan şey özlem oluyor. Kemal'i özlüyorum ama o sadece bir suret. Onun gidişiyle özlemeyi hatırladım kuvvetlice. Topluluk mu dayanışma mı benim ihtiyacım diye soruyorsam eğer, sadece ikisini de çok özlediğim gerçeğiyle yüzleşiyorum. İstanbul'u özlüyorum. Oradaki yaşantımı; sevilmeyi, şımartılmayı, eğlenmeyi özlüyorum ve renklerimi.

Haftalardır neye evet diyoruz? hayır diyebiliyor muyuz? diye konuşuyoruz ya; onun bir adım sonrası da açıldı bende galiba: "bir şeye evet diyince onunla birlikte başka nelere evet diyoruz?"

Dağınıklığımdan, dağınıklığıma dair söylenenlerden sıkılıp sadeleşmeye evet dedim ben. Sadeleşmek, yanında çok az sayıda giysiyle günleri geçirmeyi, parçaları sınırlı renklerle kombinlemeyi getirdi yanında. Kim uğraşacak deyip farklı renkleri ayırdım; benzer renklerde olanları bıraktım: geriye sadece siyah ve krem rengi kaldı. Ben sadeleşeyim derken renklerimi başkalarına dağıttım. 

***

Grup çalışmaları, ekip olmak, takım ruhu vs. küçüklüğümden beri beceremediğim, içinde kendimi rahatça ifade edemediğim, çıkan sonucun da bana genelde yaramadığı şeyler.

Yine de normal olmak iyi bir takım üyesi olmayı gerektirirdi. Ekibe uyumsuzluktan öğretmenliğin ilk yılında işten çıkarılmam, sonrasında da tek başıma yaptığım işlerde ekiple yaptıklarımdan çok daha rahat akmam, böylece ekipte göze batmam, buna istinaden çıkan tatsız iletişimsel sorunlar... hala öğrenemedim. Bir iş olunca akıveriyorum oraya; varsa yeteneğim ve ilgim..çünlü yapmak var orda, emek koymak var; nasıl geri dururum!
ama takım çalışması, başkalarına karşı sorumluluk almaklar... Bir işten benim anladığımla ekipte başka herkesin anladığının başka başka şeyler olması falan.

Kaplumbağa adımlarıyla öğreniyorum. Sümeyra'yı yavaş yavaş tanıyorum: tek başına ve birileriyle... nasıl çalışır Sümeyra?

Yine bir gün, başlangıcında çok heyecanlandığım, ama takım ruhu gerektiren bir işe sonrasında akamamış, sıkışmıştım hayallerimle gerçekler arasında. Şöyle demiştim Kemal'e:

Rengini değiştir diyorlar bana. Olduğum gibi kabul etmiyorlar beni. Takım olmak gökkuşağı gibi olmaksa oraya uyumlanmam için "biraz daha rengini değiştirsen mi, biraz daha sarı belki? yok yok bu da olmadı, e turkuaz da bi renk sonuçta?" diye diye değiştirmeye çalışıyorlar beni. Bir renk bile değilim belki yağmurum ben? Belki güneşim? Belki gökkuşağı yalnızca yağmama izin verdiklerinde kendiliğinden ortaya çıkacak?


Yaralanmıştım çok ve yorulmuştum. Sonra rengimi bulmaya niyet ettim: hangi ortamda ne olduğumu: belki bir bukalemundum?


***

Geçen gün, Ankara'dan taşınınca burada çok şeyi özleyeceğimi söyledim; buranın İstanbul'a benzemediğini. Sürekli bir fırsat yaratıp buradaki dostlarımı görmeye geleceğimi.. Bu öyle garip bir şey ki benim için: sahi neyini seviyorum ben Ankara'nın?


Ankara'nın grisinin içine gizlenmiş renklerini seviyorum ben. İç Anadolu'nun taşını, toprağını tam olarak. Nallıhan Kuş Cenneti'ne gittiğimde büyülenmiştim. Dağ, taş böyle mi büyüler insanı? O renkler: yeşil, mor, sarı, turkuaz, kahverenginin her bir tonu.
İşe giderken her sabah şehrin dışındaki çevreyolunu kullanıyoruz. 20 km boyunca izliyorum o taşın toprağın güzelliğini. Katman katman her bir renk geçişini. Bir yerin büyüleyici olması için ağaçların olması gerekmezmiş.

***

2 hafta sonra flora'ya gideceğim. Bizim evin son işleri var. Heyecanlıyım. Yuvada vakit geçireceğim, asma katta bir matın üzerinde uyuyacağım, kuş seslerine uyanacağım için.

Sebepsiz yere kutlamalar yapasım, şarkılar söyleyesim, dans edesim var ateş başında dostlarla. Her gece için başka renk bir elbise koyuyorum çantaya bu kez. Siyah taytlara mahkum etmeyeceğim bu kez bedenimi. Tozun toprağın içinde rengarenk elbiselerle dans ederek çalışacağım bu kez. Renklerimle tanıştırasım var etrafımdaki herkesi.

Şimdi kulağımda upuzuuun mavi ve sarı tüylü bir küpe. Bir yandan Mabel'in şarkısı çalıyor: Çukur. Saatlerdir dinliyor, arada bir Nallıhan'ın taşını toprağını izliyor; doymuyorum.

Keyifli okumalar, dinlemeler olsun.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder