Sayfalar

21 Mayıs 2019 Salı

bırakmayı öğreniyorum - güven

çok bilinen bi güven oyunu var hani: gözlerini kapatıp kendini arkaya doğru bırakıverirsin ve çevrendekiler seni tutarlar düşmemen için. o insanlara, çevrene, kendine, hayata ne kadar çok güveniyorsan o kadar kolay bırakırmışsın kendini. oyun bu. ilk oynatan Songül abla idi. 4 yıl önce, bu zamanlar. hiç bırakamamıştım kendimi. öyle zordu ki bırakmak, hep kırıyordum ayağımı, dizlerimi düşmemek için. ve güvenle bağlantısını da kuramamıştım doğrusu. nası yani ben onlara güvenmiyor muydum?

sonra birkaç ortamda daha bahsi geçti bu oyunun. ısrarla, güvenle hiçbir bağlantısı olmadığını söyledim. çünkü ben herkese de hayata da güveniyordum. Kemalat Seyri dersleriyle birlikte değişiyor, dönüşüyordum. artık başka türlü bakıyordum bağ kurduğum insanlara ve gerçekten bağ kuruyordum. güveniyordum, ve rahatça bırakabiliyordum da... kaç okulu bırakmışım işsiz kalmayı, kaç sevgiliyi bırakmışım yalnız kalmayı göze alarak. yani bırakmakla aram iyi. ha, ama olsa olsa bunun bedenimle bir ilişkisi vardı ancak. bedenim esnek değil de ondan bırakamıyordum tam. biraz çalışsam düzelirdi en nihayetinde. ve o sıralar nedense hiç de çalışasım yoktu.

gel zaman git zaman, şurda birkaç ay öncesine kadar güvenle ilgili epeyce atıp tutabilirdim. bir ara da şeye sarmıştım: güvenmek ve bel bağlamak aynı şeyler değildir. ben insanlara güveniyorum ama bel bağlamıyorum. içimden geleni istediğim gibi anlatabilirim, o anda nasıl akıyorsa öyle davranırım, sonrasını düşünmem hem zaten insanlardan sakladıklarım, sırrım falan da yok benim. her türlü güvenirim: yarı yolda bırakabilirler, söz verince tutmayabilirler, o zamanın şartları çok başka olabilir. bunlar benim insanlara olan güvenimden hiçbir şey eksiltmez. birine güvenmek, onun insan olduğunu, insan olduğumuzu bir kez daha hatırlamak gibi bi şeydir bence. 

***

geçen sene bu zamanlar. 
kendi çemberimde zor zamanlar geçiriyorum. yastığa başımı koyup uyumak istiyorum. ertesi gün okul var ve uyumalıyım. saatler geçiyor ve uyuyamadığımı fark ediyorum. "neden uyuyamadım ki?" derken başım yastığa düşüveriyor. nası yani! saatlerdir boynumu öyle kaskatı mı tutuyordum? 

sonra ertesi gün oluyor ve ertesi gün. bir süre böyle her gece başımı yastığa koymayı unutuyorum. her geçen gün daha erken fark ediyorum bunu; yine de pek faydası olmuyor. başımı yastığa, kendimi uykuya 
b ı r a k a m ı y o r u m. 

***

eylül geliyor. yenilenme, tazelenme zamanı. kurumsalda çalışmayı da bırakmışım. artık ihtiyacım yok o eski resmi kıyafetlere. resmi kıyafetlerle birlikte bir sürü başka giysimi, ayakkabımı, eşyamı, artık okumuyorsam adıma imzalanmış kitapları falan veriyorum hep birilerine, onlara ihtiyacı olan kişilere. verdiğim şeyi ertesi gün aramıyor gözüm. "benim falanca eşyam da nerdeydi ki?" diye sormuyorum hiç. vermek konusunda içim rahat. ne mutlu ki bırakabiliyorum. 

***

ocak ayı. 
bir haber alıp sarsılıyoruz. kemal daha çok aslında. ben de bir o kadar ama. kemal'in herkese ve her şeye olan güveni sarsılıyor. ne olur anlatma diyor. tutuyorum kendimi. ama zor tutuyorum. "ben insanlara güveniyorum ki, neden içimde tutayım?" diye soruyorum. yine de paylaşmıyorum bi süre. bu durum duygularımı da yaşayamamak olarak yansıyor bana. kısa zamanda fark ediyorum. fark etmemle derdim kemal'in derdini bile geçiveriyor. oturup "sümeyra'yı nasıl rahatlatırız?"ı konuşuyoruz. 

o dönem 'güven' çalışalım istiyoruz. benim güven konusuyla bir alıp veremediğim yok elbette. kemal'in meselesi bu. ama katılırım çalışmaya diyorum. Emre'nin Ankara'ya gelme ihtimali var; onunla konuşurken güven çalışalım çemberde diyoruz. öyle büyük, öyle çok istiyoruz: ben Emre'yle çember yapmayı, Kemal de güven çalışmayı. Emre gelemiyor; Kemal bir şekilde çıkıyor işin içinden. Bense güven konusunu bir daha açmamak üzere kapatıyorum. 
çünkü ben zaten çokça güveniyorum.

***

mart ayında Çağım'ın mindfulness (bilinçli farkındalık) ve meditasyon çalışmaları başlıyor Ankara'da. daha öncesinde meditasyonla ilgili Esin'den bir çalışma talep etmişim. o hazırlanmış, kocaman vaktini ayırıp göstermiş bana meditasyonun neye benzediğini. az çok biliyorum mantığını ve evde deniyorum da bir süre. devamı gelemiyor sonra. Çağım'ın çalışmasına katılarak ona oradaki varlığımla destek olasım var. asla meditasyon öğrenesim değil. :) 

oturup şöyle bi duruşumu düzenlediğim an sağ kürek kemiğimin hemen altına birşeyler saplanıyor. oturmak, dik durmak benim için çok güç. deniyorum yine de.
bi süre sonra bu ağrıya bir de bel ağrısı ekleniyor. artık dayanamıyorken Kemal bir masaj seansı armağan ediyor. Günce ile thai yoga masajıyla tanışıyorum. ağrıyan yerlerime dokunup iki farklı noktanın tek bir hat üzerinde olduğunu keşfediyor. masaja başlarken "kendini bırakman çok önemli" diyor, duymuyorum bile. ben kendimi bırakabiliyorum ki!
nitekim öyle olmuyor. birkaç kez uyarmak zorunda kalıyor. ben şaşırıyorum "yeterince bırakamamış mıyım?" 

seans bitiyor, eve dönüyoruz, etkisi bitmiyor: gerçekten bırakamıyor muyum?

***

evde kendimce bırakma çalışmalarına başlıyorum. önce en çok içimi sızlatan, geçen sene başımı yastığa bırakamamalarımla başlıyorum. tabii ki artık eskisi gibi değil ama yine de 'yeterince' değil, gerçekten bırakmayı deneyimleyesim var. başımı yastığa, bedenimi yatağa bırakıyorum. sonra tek tek kontrol ediyorum her bir yerimi. nereyi bıraktığımdan emin olsam başka bir yerimi kasıyorum, ne garip! sonra şöyle diyorum: bir de ölmüş gibi yap sümeyra? bayılmış ol mesela? öyle yapıyorum. bedenim yatağa akıyor. "uuu! demek bırakmak böyle bir şeymiş" diyor, gecelerce oyun gibi bununla eğlenerek uykuya dalıyorum. 

***

oldum olası tabağımda yemek bırakmayı sevmem. ve kemal hep az da olsa tabağında yemek bırakır. bir şeyleri kalmasın diye yemekten hiç hoşlanmaz. benimse içim gider o yemek ziyan oluyor diye. bir gün yine yemek yiyoruz; ben doymuşum, ve bir lokma daha'ya yerim yok. kemal keyifle her bir lokmanın tadını çıkara çıkara yiyor. tabağımda yemek kalacak. ve benim yerim yok. bi süre tereddütten sonra "bırak sümeyra" diyorum. kendini zorlama. ortada salata gibi bişi var. kemal onu yesin, bari o kalmasın istiyorum. bunu kemal'e müthiş söylemek istiyorum. 

ve yakalıyorum! söyleme sümeyra bırak, kalsın. kemal yemeğin tamamını yiyor sonra. söylesem yemeyecekti büyük ihtimal. bir de canımız sıkılacaktı. bense sadece zihnimi tıka basa doyurmuş olmanın pişmanlığını yaşayacaktım. 

***

böylece, bırakmak ne demekmiş, ne değilmiş? tadını biraz almaya başladıktan sonra bunu günlük aktivitelerim arasına bilinçli olarak almaya başlıyorum. neyi ne kadar bırakabiliyorum? bırakamamamın önündeki engel ne? 

hala çözebilmiş değilim: deniyor, araştırıyor, kendimi yormadan çalışıyorum. en azından birkaç noktada yakalayabiliyorum. şimdilik üzerinde durulası noktalar. 

nisan sonunda Çağım'ın bir çalışması var: 5 gün sürecek Sessizlikte Farkındalık inzivası. bu tür çalışmalara hiç katılabilmiş değilim, çünkü tam da okul zamanı gitmem imkansız; haftasonu katılmak istediğimde çoğu zaman grup dinamiği açısından talebim kabul edilmiyor. Çağım katılabileceğimi söylüyor. önce sadece 2 gün de olsa katılabilecek olmamın mutluluğunu yaşıyorum. çok uzun sürmüyor. başka kaygılar çıkıyor ortaya: "zaten flora'ya çok seyrek gidebiliyorum. bu gittiğimde yapılacak onlarca şey varken ben gidip sessiz sessiz inzivaya mı katılacağım? ne münasebet!" vıdıvıdıları işgal ediyor zihnimi. 

bunu tam ifade etmesem de katılıp katılmayacağımdan emin olmadığımı, her an vazgeçebileceğimi paylaştığımda Çağım'la, şöyle diyor: "buna şimdi karar ver. geleceksen biletini şimdiden al mesela."
"iyi ama, bunun şimdi karar vermemle pek ilgisi yok ki. tam da herşeyim hazırken biletim, çantam; evden çıkma vaktim geldiğinde sırf içimden gelmiyor diye katılmaktan son anda vazgeçebilirim." diyorum.
"işte tam da o vazgeçeceğin anda çıkman gerekiyor olabilir evden. daha önceden yapmaya karar verdiğin, sana iyi geleceğini bildiğin bir şeyi tam da çok yapmak istemediğin zaman, sakin kalarak gidip onu yapman."

konuşma kelimesi kelimesine böyle değil. anafikri bu gibi. konuşmaya dair en çok hatırladığım, söylediği şeyin çok güçlü ve net olduğu. fakat keskin değil. bunun altını çizmeliyim. güçlü, ve şefkatli de. net ama karar veremezsem de dert değil.

bir şekilde cuma akşamı flora'da olabiliyorum. gece 2'ye kadar sohbet muhabbet devam ediyor. sabah 6'da uyanmam lazım. kemal soruyor: "emin misin? zorlama kendini. istersen daha sonra da katılırsın." eminim, diyorum. sabah uyanıcam. alarmı kuruyor, alarm çalmadan uyanıyorum. sabah aynı soruyu Çağım soruyor: bugün katılacak mısın?

ay neden herkes aynı şeyi soruyor? katılıcam dedim ya! yoksa beni sabahın 6'sında ne uyandırabilir ki başka?

katılıyorum nitekim. itiraz etmeden. akışa müdahale etmeden. "biz şimdi burda bunu neden yapıyoruz?" diye sorgulamadan. sadece katılıyorum sessizliğe ve yavaşlığa ve onun getirdiği her şeye.

sabah tai chi yaptırıyor Çağım. "omuzları düşür" diyor. 
omuz? ne alaka şimdi? senelerce bana dik durmam gerektiği öğretildi. 
dik durmak = omuzların yukarıda çok güçlü olması, olarak kodlamışım hep. omuzlarımı düşürüyorum: "whop" diye bir ses geliyor. -başka bir ses de olabilir :p- 
omuzlarımla birlikte birsürü şey de düşüyor sanki. düşmüyor. bedenimden akıp toprağa gidiyor. toprakla bağımı hatırlıyorum. ayaklarım yere bu kez gerçekten basıyor. ağırlığım olabildiğince toprakta. kimseyi görmüyor, hareketlerimi başkalarıyla kıyaslamıyorum. ne yapıyorsam o en doğru; her nasıl akıyorsa.

yürüyüşüm değişiyor: sanki ben yürümek istediğimden değil de toprak ayaklarımı kendine çektiğinden. sanki yerçekiminden değil de yürürken birşeylerin bedenimden akıp gitmesine izin verdiğimden. şaşırıyorum. yürümeyi yeniden öğreniyorum.

akşam üzeri yoga çalışmamız var Yağmur ile. dans eder gibi yaptırıyor yogayı. asla yapamadığım hareketleri yapıyorum. üst bedenimi bacaklarımın üzerinden komple yere bırakabiliyorum. nefes verdikçe daha çok. nefes verdikçe daha da esneyerek. şaşırıyorum.
yoga sonunda bir sürpriz karşılıyor beni: regl. normal döngümün tam 5 gün öncesinde. şaşırıyorum. bu kadar bırakabildim mi gerçekten? döngümü değiştirebilecek kadar çok bırakabildim mi? bedenimin kendini toprağa, mata bırakmasını ve sakince akmasını seyrediyorum. ağrı, sancı, acı, sızı, hiçbir şey yok. sadece akıyorum. 

flora bir başka sanki bu kez. normalde tek başıma özellikle geceleri dışarıya çıkmaya, tuvalete gitmeye öyle uzaktım ki. korkardım. tek başıma çok ortalarda dolanmışlığım olmadı.
cumartesi gece ateş başında çemberle meditasyon yapıyoruz. sessiz. ateş başında sıkça gökyüzünü, yıldızları izliyorum. halimden memnunum. çember biter bitmez kalkmak istiyorum. önce tuvalete, oradan uyumaya, gecenin karanlığında tek başıma yürüyerek geçiyorum. şaşırıyorum. bunu nasıl yapabiliyorum? ev yapmaya bile cesaretim olan bu yerde bu zamana kadar gece tek başıma yürümeye nasıl cesaret edemedim? şaşırıyorum; çok da takılmıyor, eve yürüyorum.

ertesi sabah bonus tepeye gidiyoruz, tai chi yaptıktan sonra dönüyoruz. ormanın içinde yürüyoruz 13 kişiyle birlikte, nasıl da yalnızım, nasıl da tek ve bir o kadar çok. bir şey doğuyor içime güneşin yüzüme vurmasıyla birlikte: güven. güveniyorum. sanki hayatımda ilk kez gerçekten güveniyorum.

peki neye güven? kime? hiç sorgusuz cevaplıyorım: Çağım'a. 
güven dediğimiz şey ete kemiğe bürünmüş de sanki, Çağım diye görünmüş. öyle çok güveniyorum. öyle kuşkusuz, şüphesiz bir güven. çok üzerinde durmuyorum; şaşırmıyorum da bu kez. yürümeye devam ediyorum.

öğleyin inziva bir çemberle sonlanacak yine bonus tepe'de. toplanıyoruz orada. Yağmur sessizlik içinde, elindeki kartlardan herkesin 3 tane çekmesini, sessizliğimizi bu kartlarla bağlantı kurarak bozmamızı istiyor. 

ilk ikisini bir şekilde seçiyorum. kartlar kapalı. tam Yağmur bir sonraki kişiye gidecekken son kartı da çekiyorum. çemberle birlikte kartları açıyoruz. benim son kartın üstünde "güven" yazıyor. içimde o an oluveren şeyi şimdi burada nasıl anlatayım?... 

 (28 Nisan 2019, Bonus Tepe'de çember)

çemberde anlattığım çok şey, o oluveren şeyin çok azı olsa da anlatabiliyorum:
güvenmekle bırakmanın ilişkisini senelerdir birilerinden duyarım, kitaplarda okurum, ben hayatımda ilk kez bunu gerçekten yaşadım. 

nasıl bir hissi var bende güvenin? 

sıcacık ve tatlı bi serin de, gevşek ama bir o kadar kuvvetli de. çok arasında bi yerde güven var. ve kolay bulunabilir bişey değilmiş. öyle olmalı ki, ilk kez bunu hissediyorum gerçekten. işte mesela gece ateşle yüzüme gelen sıcaklık ama sırtım serinken. ya da sırtımı güneşe verdiğimden orası iliklerime kadar sıcacık, ve o sıcaklıkla birlikte ayaklarım buz gibi suyun içindeyken. geçiciliğe ve belirsizliğe güven belki. zıtlığın içindeki dengede belki. ne bileyim. ama somut hali tam da böyle sanki.

şükrediyorum. güven hissini iliklerime kadar yaşayabilmeme. en azından bir kişiye gerçekten yüzde yüz güveniyor olmama. 

baya güveniyorum Çağım'a. peki başka kimseye mi güvenmiyorum? güveniyorum elbette. güven yüz birimlik bir şeyse sıfır ile yetmiş birim arasında birilerine muhakkak güveniyorum. ama Çağım'a yüzde yüz işte. 

bir insana, bir şeye, bir kez olsun gerçekten güvenebildiysem, bunun başka insanlar ve şeyler ve hayat için de mümkün olabileceğini biliyorum. bir şeyden bende çok az da olsa varsa, bunun en derinimdeki çok'un bir delili olduğunu biliyorum.

şükrediyorum. 

***

ankara'ya dönüyorum. çok geçmeden bir bakteri sebebiyle hastalanıyorum. 4 gün rapor veriyor doktor. 4 gün okula gidemeyeceğim demek oluyor bu. o 4 gün bana kocaman dööööörrrrrt güüünn görünüyor bir anda. ne desem vazgeçmiyor doktor. çocuklara bulaşma riski var deyince, teslim oluyorum. içim yanıyor hala. 
b ı r a k a m ı y o r u m. 

nitekim artık zamanı geldiğinden midir nedir, sistem bana yardımcı olup seve seve bıraktırıyor. 

4 gün okula gitmiyorum. içim yanıyor başta, sonra çocukların tek bilgi kaynağının ben olmadığımı hatırlayıp rahatlıyorum. istemesem de bırakıyorum. 

hiçbir şey yiyemiyor, sadece ilaç alabilecek kadar besleniyorum. 4 günde 4 kilo veriyorum. bırakamadığım ne varsa bedenim bırakmak istiyormuş meğer. beni yataklara düşürerek de olsa bedenimin bırakma şeklini  hayran hayran seyrediyorum.
şükrediyorum. 

teşekkür ediyorum bedenime. 

yıllarca görmezden geldiğim, sevmediğim, beğenmediğim biricik bedenime...
bırakmanın tadını ruhsal ve zihinsel bir yerden tattığım an beni bırakmayıp, bırakamadıklarımın bedenimden akmasına alan açtığı için. 

şükrediyorum varlığıma, varlığıyla sümeyra'ya bir şekilde dokunanlara... 

çok şükür.


***

bu yazıyı 7 mayıs'ta yazmaya başladım. bir yerden sonra akmadı; demlenmeye bıraktım. hayli demli bir yazı bu. günlerdir sabahları çok erken saatlerde uyanıp yazmaya başlıyorum. yazmak için uyanmıyorum. öyle gelişiyor; öyle akıyor.

bu yazının büyük kısmını geçen gece 3'te uyanıp yazdım. bu sebeptendir ki yazının şarkısı Fikret Kızılok'tan geliyor.







2 yorum:

  1. Omuzlarım ağrıyor, başım ağrıyor kendimi kasıp durmaktan. Kimseye güvenemeyip herşeyi düşünmeye çalışmaktan. Kendimi, endişelerimi bırakıp hafiflemeye ihtiyacım var. Yaparken farkedip farkettikçe hafiflemişsin. Sanki ben farkındayım ama yolu yok gibi hissediyorum. Konuşur gibi içten yazmışsın. Benim de içimden geldi bunları sana söylemek. Anlayacağını düşündüm. Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. açelya, bunları fark edip buraya yazabiliyor olman öyle kıymetli şeyler ki... neye ihtiyacın olduğunu biliyorsun, bundan güzel farkındalık mı var? başka yol yok gibi demişsin ya, yolun ilk adımlarını çoktan atmışsın sanki.

      bu yazının 1,5 yıllık geçmişi var. çok zor dönemlerimdi. yazdıkların bana çok değdi.. ve anladığımı sanıyorum. bu konuda derinleşmek, yolculuğunda yalnız olmadığını bilmek istersen, yazışalım olur mu?

      sumeyracizmeciler@gmail.com

      sevgilerimle ❤️

      Sil