İlk gün
Fethiye'den dolmuşlarla Likya Yolu başlangıcına vardık. Bir de Artun, Tuğan, Altan, Alp gibi bir Altuğ bindi dolmuşa. Altuğ çok heyecanlı, tam ekipman, tam konsantre. "Yola başlayın, ben gelirim," dedi. Bu ilk yok oluşuydu.
Gelelim bize... Önceleri asfalt, taş gibi dümdüz bir yol başladı; oradan geniş bir toprak yol gitgide daralarak devam etti. İlk kırmızı-beyaz işaretimizi bulduk; heyecan yaptık; doğru yoldayız. Yol bir yandan daralıp bir yandan dikleşirken, sırtımızdaki 10 ar kiloluk çantalar, 11, 12, yer yer 15 kilo gibi hissettirmeye başladı. İlk manzaramız efsaneydi, ortanca da, son da; hepsi bizi durdurdu. Deniz güzeldi, dağlar dik. Biz yukarıya ve daha yukarıya çıkıyorduk. Bir sesimiz bin sesle bize geri dönüyordu; -klasik hareketim(1)- kollarımı açıp göğe yükseldim; hemen geri indim ki yola devam edebileyim. Arkadan sessiz, yorgun ama mutlu arkadaşlarım geliyordu. Öne geçen örümcek ağlarını açıyor, birimiz yorulunca hepimiz duruyorduk. Bi ara, bu diklik hiç bitmeyecek, sonunda bulutlara uzanan bir merdivene varıcaz diye hayal ettim. Neyse ki düz bir patikaya vardık hemen(2).
Çantalar hafifledi, yollar kısaldı sanki. Bi süre sonra bir köye vardık ve bir pınar bulduk ki aman! Soğuk su, bol bol sınırsız su! Ayaklarda rahatlama, iç ferahlaması ve tarifsiz bir mutluluk patlaması oldu orada (bakınız: fotoğraf). O sırada Artun, Tuğan, Altan, Alp gibi bir Altuğ da yanımızda bitmişti. Belki de hiç olmamıştı ya, kim bilir! Yani, biz bilemedik. Hepimizin ortak hayali arkadaşı Altuğ bi süre yol arkadaşımız da oldu. Sonra yine kayboldu: ikinci kayboluş. İşte sonra da bi daha görünmedi hiçbirimize.
Bitince 15 km'lik ilk etabımız, bir dolmuşa atladık ve Kabak Koyu'na vardık. Orada 10 dakkalık bir patika yolu inip yer bakmaya başladık biz Süm'le; sadece baktık gerçi, bakıp geçtik. Etraf dekor gibi, oyuncular Jamaikalı, birazdan şarkıcı kişi gelecek, klip çekimi başlayacak gibi. Kabak Valley Kamping'le anlaştık, iki de güzel insanla tanıştık(3). Denize giriş pek bi pisti; yine de gelişmesi güzeldi. Bir gün önce yangın ve panik hali varken, bizim gittiğimiz gün süpper dolunay vardı. Kısmet.. Dolunay bizi aydınlattı; biz de sevindik.
İkinci Gün
Aynı muabbet. Deniz, güneş, dolunay, şarap ve bol bol elektro house müzik.
Üçüncü Gün
Otostop - Çok kız sesi çıkarıp kafa şişirmeyelim
O sabah yollara düşeceğiz, kara kara Kabak'tan Kaş'a nasıl gidilir diye düşünüyoruz. Kolay değil, bir gün önce Fethiye'den Faralya'ya canla başla 15 km yürüdüğümüz yolu şimdi dolmuşla geri dönmek istemiyoruz. Kabak Koyu'ndan yukarı caddeye çıkınca amcalara soruyoruz otostop çekemez miyiz diye, "buradan araba geçmez, isterseniz 25 dk sonra dolmuş var" diyorlar. Çaresiz dolmuşun gelmesini bekliyoruz orada bir kahvede. Kahvede yalnız değiliz. İzmirli iki psikiyatr, Emre ve Orhun, yıllık izinlerini almış, kamp yapıyorlar. İki muhabbet ettik orada. "İzmir de çok abartılıyor yeaaa" demiştim ilk başta. Muhabbet uzadı derken, demez mi bizimkiler "biz Kaş'a gidiyoruz". Sıkıştık arabanın arkasına 4ümüz, Yol üzerinde isteyip de nasıl gideceğimizi bilemediğimiz Patara'ya da uğradık üstelik. Bizi Kaş'a bırakan Emre ve Orhun'la bi yemek yedik ve kamp yerlerimize bıraktılar bizi. İzmir aslında çok güzel bi yer! :)
Eski Devlet Hastanesi bahçesi
Kaş Devlet Hastanesi taşınınca boş bahçesine insanlar kamp atmaya başlamışlar. Denize nazır, ağaçlıklı, tam da kampa uygun bir bahçe. Ufak pis bir tuvaleti ve hortumdan akan suyu bile var. Bir yanımızda sessiz sessiz Erkan Oğur dinleyen, zaman zaman ney çalan bir bilge veya deli var (4). Bir diğer yanda ise iki genç yerleşti biraz utangaç (5). Önceden topladığım çalı çırpıları onlara verdim, karşılığında bize su ısıttılar. Şimdi kahvemizi içiyoruz, birbirimize masal okuyoruz. Ha bir de ağaçların arasından bize bakan koccaman sarı-turuncu bir ay var. :)
--------------------------------------------------------
Buraya kadar Elif'in günlüğünden notları onun kendine has anlatımına çok müdahale etmeden paylaşmak istedim. Kalemin tekdüzeliğime renk kattı can! :)
Şimdi numaralandırdığım yerlere kendimden bişiler katasım var. :)
(1) Elif, kendi başına kaldığı ve iç huzuru tavan yaptığı zamanlarda kollarını açar ve göğe çıkar. Evet, yanlış duymadınız. Bu hareketi ilk kez bir yaylada yaptığı görülmüş; Amerika'da zaman zaman yaptığı rivayet ediliyor. En sonuncusuna da Likya Yolu'nda hep birlikte şahit olduk. :)
(2) "hemen" derken bol molalı geçen km'lerce sıkı tırmanışlı, üzerinde bir yudum su bulamadığımız bir yoldan bahsediyor aslında. :)
(3) Bu iki güzel insan Ezgi ve Burak. Adlarını öğrenene kadar onlardan hep "şu bizim çift" diye bahsettik. :) Muhabbetimiz koyulaşınca onlarla komşu olduğumu öğrendim. Ayrıca psikoloji, psikoterapi, pdr gibi psikolojik işlerle ilgilendiklerinden Ezgi'yle de bir bağlantıları çıkmıştı. Bu başımıza gelen ilk "yolda karşılaştığımız insanlarla bi yerlerden tanıdık çıkma hadisesi" idi.
(4) Bu bilge veya deli olan adamın çadırının üzerinde kocaman "HİÇ" yazıyordu. Çadırı oraya kurarken o adamı ilk gördüğümde biraz ürkmüştüm açıkçası -nedense!-. Sonra akşam karanlığında Erkan Oğur ezgilerini duymaya başlayınca "Erkan Oğur dinleyen adamdan zarar gelmez" deyivermiş, rahatlamıştık. :) Elif ve ben o adamla tanışmayı çok istedik, ama -yine nedense- yanına gitmeye cesaret edemedik. Tek başına öyle huzurlu görünüyordu ki, rahatsız etmek de istemedik açıkçası. Kim bilir, belki bi gün başka bi yerde tekrar görmek nasip olur. :)
(5) Bu iki genç de Mert ve Burak bizim gibi Likya yürüyüşüne başlamışlar fakat onlar Adrasan tarafından yürüyüp gelmişler Kaş'a. Mevzu bahis yol'sa ortamda muhabbetin dibine vurulurmuş; bunu o gece öğrendik. Yürüyüşlerini, başlarına gelen her türlü zorluğu öyle sevimli anlattılar ki Elif'le ben onları dinlemekten kendimizi alamadık. O gece benim uyuyasım yoktu, Elif'i de uyutmadık. Mert ve Burak "bida hiçbir kuvvet bize o yolu yürütemez" derlerken kendilerini sabahın 4 buçuğunda, Kaş-Limanağzı yolunda bize eşlik ederken buldular. :)
Şimdilik bu kadar :)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder