Ooohhh bee rahatladım! :)
Empati, dert dinlemek, dertlinin acısına ortak olmak, üstüne bir de tavsiyelerde bulunmak, yol göstermek ve tüm bu vıdı vıdı'lara karşılık yalnızca ve sade'ce muhabbet etmek mevzusu üzerine söylemek ve en nihayetinde yazmak istediğim çok şey vardı. Blogumdaki iki aylık suskunluğumu bu konu üzerine bozmak, bana çok iyi gelecek gibi duruyor. :)
Kendimle muhabbetimi seveyim. Özlemişim zira, öyle çok...
Sadede geliyorum...
Senelerce dert anlatan biri olamadım; her ne yaşadıysam üstesinden kendim geldim ve en sonunda birileri öğrenip de "Sümeyra neden anlatmadın bunca zaman?" diye sorduğunda onlara da bir cevap veremedim. Bu cevabı şimdilerde verebiliyorum: Çünkü yaşadığım hiçbir zorluğu ve sıkıntıyı dert olarak görmedim. Hayatta olurdu böyle şeyler; geldiği gibi geçer giderdi çünkü. Bu kadar kolay atlatamadım tabii her şeyi ama şimdi birkaç cümleyle anlatabildiğime göre öyle çok zor da değildi o zamanlar dert dediklerim. Bunu çok matah bir şeymiş gibi anlatmıyorum bu arada. Eskiden her şeye olumlu yönünden bakar, ya da hiç bakmazdım bile. Derdi sıkıntıyı görmezden gelirdim, bunu fark etmezdim de. Hiç de matah değil gördüğünüz üzere.
Şimdi alalım karşımıza bu kendiyle ilgili her sıkıntıyı, derdi görmezden gelen ben'i; bir de oturup ona dert anlatalım. Dinler mi? Dinler de, tutar pollyannacılık oynar; hıı hıı der geçer; içselleştiremez haliyle. Bunu her ne kadar eleştiriyor gibi görünsem de aslında beni başka şeylerden koruduğunu fark ediyorum şu sıralar: Ne zaman biri gelip bana yol göster, tavsiyede bulun dese; öyle bilmiş bilmiş "canım bak ben de o yollardan geçtim..." diye başlayıp tavsiyede bulunma, yol gösterme hatta belki daha da ileri giderek akıl verme haddini de bulamadım kendimde. Böyle bir şey yaptıysam da gönül rahatlığıyla yapmadığımdan çok eminim; içimde hep bir "acaba?" sorusu belirdi zira, her şey bittikten, o kişi bile derdini unuttuktan sonra kendime gecelerce ve günlerce sormak üzere.
Zaman geldi, derdi görmezden gelen Sümeyra ile halden anlamayan Sümeyra barış ilan etti.
Şimdi dert anlatma / dinleme, birilerine yol gösterme konularını biraz daha açmak istiyorum...
Bir dert anlatan, bir de dert dinleyen var ya; biri eline diken battı diye acısından yanıyorsa diğerine de hayat gül bahçeleri sunmuyor ya! Ne de olsa "Herkesun bir derdi var durur içerisinde". E içimizde mi dursun derdimiz? Anlatmayalım mı kimseye? İçimizde durmasın, anlatalım. Anlatalım da, dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini de arada hatırlayalım diyorum. Önce bütün dünyanın yükünü sırtımıza alıp etrafımızdaki başkalarının kendileriyle ilgili sorunlarını da o yüke bağ yapıp taşımayalım gayrı diye ekliyorum. Sonra bir gün yorulup taşıyamayacak hale gelince en yakınımızda bulduğumuz kişinin omuzlarına yüklemeyelim; üstüne de o kişiden "ah canııımmm ben bile yoruldum şimdi bak senin bu yüküne ortak olurken; sen bunca zaman nasıl katlandın?" diye sormasını, bi de "vah zavallıııımm" diye acımasını beklemeyelim diyorum.
Hepimizin etrafında ailesinden, işinden, evliliğinden, çocuğundan ve en nihayetinde kendinden şikayet eden onlarca insan var. Ne zaman biri "yardım et, fikir ver" dese, dayanamam; dinlerim. Yukarıda da bahsettiğim gibi öyle pek aktif bir dinleyici değilim bu arada. Yine de dertli olan anlatır, anlatır ve anlatır; sonunda da sorar: "Ya sen Sümeyra? Sen olsa ne yapardın?" ve yol göstermemi bekler. Tüm çabamla "ben olsaydım..." cümlelerini kurmamaya çalışırım. (ki zamanında içim sıkıla sıkıla da olsa kurardım.) Sonunda konu döner dolaşır, benden yana hep aynı noktaya gelir: "Dünya derdi değil mi en nihayetinde, gelir geçer; peki sende tam olarak neyi tetikliyor bu olay? Senin hangi yarana tuz oluyor? Hadi biraz da senin içinde olan bitenden, bundan sonra ne yapalım'dan gidelim. Ve bu konuda her türlü desteğe hazırım." İşte bu nokta benim için enfes bir muhabbetin başlangıcı olabilecekken, karşımdaki için genelde konuşmanın tıkandığı nokta olup kalıveriyor.
Tam da bu noktada sormadan edemiyorum: "Peki ne söylememi istiyorsun benden?" Tabii ben bu soruyla ve kendimle cebelleşedurayım, karşımdakinin yerinde çoktaaann yeller esmiş oluyor. Sonradan anlıyorum ki, dertli arkadaşım içinde ne var ne yoksa anlatmak, üstüne benden ne kadar haklı, suçsuz, günahsız ve mükemmel olduğuna dair onay almak istemiş; bununla da yetinmeyip onu rahatlatmamı beklemiş sadece. Sadece dediysem lafın gelişi. Hiç de sade olmayan bir zihinsel süreçten geçmiş olacak ki haliyle içinden çıkamamış tek başına. E anlatmasın da naapsın?!
Sonrasındaysa bana cevaplamam gereken sorular, içimden çekilmiş bir enerji ve gözyaşları kalıyor. Öyle yoruluyorum ki bu tür diyaloglardan, üzerimde ölü toprağını hissediyorum. Diyalog diyorum; çünkü aramızdaki o iletişim şekli her ne ise çift kişilik bir monologtan öteye geçemiyor.
Öyleyse vakti geldi. Tanıştırayım: muhabbet.
Diyalog dedikleri: "Ben"le başlayıp "ya sen?"le devam eden, çift kişilik monologlardan oluşan kısır döngü. Muhabbet bu değil; muhabbet başka bir şey.
Dert anlatma ihtiyacımızı anlıyorum. Her şey üst üste taşıyamayacağımız bir noktaya geldiğinde anlatalım tabii ki... Bunu yaparken kendimize, karşımızdakine ve en nihayetinde bütüne hayrı dokunacak bir yerden konuşalım diyorum. Peki tam olarak ne kastediyorum? Omuzlarımıza aldığımız dünyanın yükünü başka biriyle paylaşmak da bir seçenek, ama buna haddimiz var mı? diye bir durup düşünürsek olayların seyri değişecektir. Her yaşantının kendine mahsus ve herkesin yaşadıklarının kendi benzersiz hayat yoluyla doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum. Başka birinin benzer bir olayda verebileceği olası tepkileri öğrenip ondan yararlanmak kendimize yaptığımız kocaman bir haksızlık olmaz mı?
Hal böyleyken, dertlerimizle olan ilişkimize doğru-yanlış, haklı-haksız, suçlu-suçsuz ikiliklerinin ötesinden bir yerden bakmamızın faydalı olabileceğini düşünüyorum. Böylece başka birilerinden onay almamıza da gerek kalmaz belki? Başkalarıyla bu bakış açısından paylaşılan her şey kendimizi ve karşımızdakini de besleyecektir en nihayetinde. Böylece, derdimizin yükünü başkasına yüklemek ya da onunla paylaşmak değil de, o yükü karşımızdakinin desteğiyle uygun bir yerde bırakmaktan söz ediyorum. "ben"li "ya sen?"li diyaloglardan, "biz"i hissedebildiğimiz muhabbete doğru giden bir yolculuktan bahsediyorum.
Şah Hatayi "Muhabbet bağında bir gül açıldı" demiş. Bence artık bir gül bahçesi yapmanın zamanı geldi dostlar...
Bu deyiş de muhabbet bağımın güllerine, bir derdini bin dermana değişmeyen canlara gelsin...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder