Bir şey anlatmak ya da paylaşmak istediğimde, herhangi bir konu hakkında yorum yaptığımda, bir konu üzerine hararetle tartışılırken fikrimi sunduğumda beni dinleyen, anlayan, anlamadığında bunu açıkça ifade eden, söylediklerimin kendi fikriyle ya da kendi bakış açışıyla uyuşan/uyuşmayan yönlerini şefkat-hoşgörü-sevgi zemininden gönül diliyle benimle paylaşan güzel insanları özlüyorum... Muhabbet ettiğimiz, o ortamda bana sunulanlardan öğrendikçe ne kadar az olduğumu ve aslında muhabbet edebildiğim can'lar kadar da çok olduğumu hissettiğim, o muhabbetten karşılıklı olarak beslendiğimiz anları özlüyorum...
Özlüyorum çünkü o can'ların çoğu -belki de her biri- ya İstanbul dışında çok uzağımda; aramızda yollar, dağlar var ya da İstanbul'da çok yakınımdalar; ve aramızda trafik, yoğunluk, yorgunluk gibi birtakım gerçekler var...
Bu arada, yine her biri ne kadar uzağımda olursa olsun, varlıkları hep benimle, hissediyorum. Uzun zaman sonra aradığımda "Sessiz çağrımı duydun demek, ben de seni düşünüyordum," deyince bir dost, "ohhh!" diyorum, "ohh, yalnız değilim." Ya da, uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve içimde şifalandırmaya çalıştığım bir konu hakkında o can'lardan birinin bir yazı yazdığını, içimden geçenlere kendi kalemiyle, şefkatiyle vesile olduğunu görüyorum. Böylece bir kez daha anlıyorum: birinin varlığını hissetmek için onun yanımızda olması gerekmediğini... Şükrediyorum sonra, varlığıma huzur veren o güzel canların varlığına; biraz geç de olsa...
***
Asıl anlatmak istediğimse yine bu muhabbet ihtiyacımla ilgili olmakla birlikte, aslında başka bir şey:
Anlaşılmamak! (yani... öyle sanıyordum birkaç saat öncesine kadar.)
Bundan birkaç ay kadar önce, ülkemizdeki gündemin yine yoğun ve gergin olduğu zamanlardan birinde sosyal medyada paylaşılanları hayretle izliyorken içimi çokça rahatsız eden bir mesele vardı: "Vurana biz de vuralım; cana kıyanın canına kıyalım; yeter artık bu terör; kökleri kurusun bu insanların; biz ve onlar" vari buram buram öfke, nefret, kin, intikam, vs. kokan mesajların sırf iç rahatlatmak amacıyla nereye gideceği hiç düşünülmeden öylesine yazılıyor, paylaşılıyor ve -sanırım- en kötüsü hızla yayılıyor olmasıydı... İç rahatlatmak amacıyla diyorum, çünkü bir sosyal medya iletisiyle ülke kurtarılmıyor. Yani... öyle olsaydı bile bunun bir öfke-nefret-kin-intikam mesajıyla ol(a)mayacağı aşikar. Aşikar dimi? :) Neyse konudan sapmayayım. ;)
O dönemde içimden bu duruma müdahale etmek geldi. Yani, müdahale de denmez belki ama... hani bi dokunuşta bulunmak; içimden tam da bu mevzulara dair akıveren ve bütüne hizmet edeceğini düşündüğüm bir kaç cümleyi paylaşmak belki. Bütün diyorum, ki önemli olduğunu düşündüğüm bir kavramdır: iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız, sen-ben, biz-onlar gibi ayrımların ötesinde bir yerden bahsediyorum "bütün" derken... O yerse şimdi bulunduğumuz yerden başka bir yer değil tabii ki. Yani... olaylara biraz daha yukarıdan/bütünden bakınca. (Daha da açasım geldi, ama çok uzatacağım gibi hissettim. Tam da buraya tıklayıp ilgili yazıma ulaşabilir isteyenler ;)
Sonra paylaştım içimden akan barışçıl mesajlarımı... hem bu gergin gündemin tam ortasında, onca nefret söyleminin devam ettiği sıralarda sosyal medyada paylaştım; hem de bu tür konuların konuşulduğu ortamlarda bulunup kendi düşüncelerimi de paylaşmaktan imtina etmedim... Gel gelelim, sözlerim, düşüncelerim, içimden geçenler sadece anlaşılmamakla kalmayıp üzerine bir de "pollyanna'sın sen; biz de biliyoruz evrene pozitif mesaj gönderelim falan ama öyle olmuyor işte; fazla olumlusun" vari yargı içeren, öfke dolu mesajlara maruz kaldım.
O günlerde, yaşadığım bu sıkıntıyı Emre'yle paylaştığımda "Böyle durumlarda sakin ve dengede kalıp izlemek belki de en güzeli, çünkü bu tür mesajlar bazen anlaşılmıyor; daha da kötüsü yanlış anlaşılıyor." demişti. Tam olarak bu kelimelerle olmasa da buna yakın olduğunu hatırlıyorum. Anlaşılmamak, ya da yanlış anlaşılmak ne büyük dert. Anlaşılmamam içimden geçenler yerine ulaşmadığından bi dert, yanlış anlaşılmam da sözlerimin karşımdakinin içinde neleri tetikleyeceğini, hareket geçireceğini bilemeyeceğimden başka bi dert!
Şimdi düşününce, olayın başka bir boyutu daha var tabii: O gün içimdeki sıkıntıyı Emre'ye anlatırken muhtemelen "Anlaşılmıyorum" kelimesiyle, her ne kadar edilgen de olsa ben dili kullanıyormuş gibi yapıp insanların beni anlamadığı zemininden anlatmışımdır bence. İnsanlar derken? İnsanlar ve ben? Offf! çok ağır!
Geleyim yine o günlere: Tamam, sakin kalayım, sessiz olayım, bazen de anlaşılmayım, tamam ama nereye kadar? Nereye akacak öyleyse içimden gelenler? Karşılıklı olarak şefkat-hoşgörü-sevgi zemininde konuşsak, anlaşamasak bile birbirimizin akmasına izin versek fena mı olur?
derken derken...
Bir süredir, anlaşılmadığımı düşündükçe bulunduğum ortamların dışında kaldım. Dışarıda kaldıkça zırhımı giydim ve bana egodan/zihinden söylenmiş sözlerle egomu/zihnimi savaştırdım. Ne oldu? Karşımdakine ne olduğunu bilemem ama ben hedefimden, amacımdan, bütünlüğümden fazlaca uzaklaştım bu süre zarfında canlar, yıprandığım, yorulduğum, karardığım da cabası...
Aylardır, her anlaşılmadığımda, kendimi olduğum gibi ifade edemediğimde ve en nihayetinde yanlış anlaşıldığımda şunları sorguladım hep içimde: Gerçekten anlaşılmamak mı derdim? Anlaşmadan da birlikte yürünebilir'i içinde bir yerlerde hep hisseden ben değil miydim bunca zaman? Varlığımı bu şekilde mi teyit etmeye çalışıyorum gerçekten? Yalnızca anlaşılınca mı var hissediyorum kendimi?...
Daha da dolanırdım buralarda... Neyse ki bugün, bir kaç saat önce ihtiyacımın tam olarak ne olduğunu keşfettim: "Duyulmak."
Duyulmak ne müthiş bir tamamlanma şekliymiş meğer benim için... Onca savaşım, direncim, kendimi savunmak için giydiğim zırhım, kalkanlarım, sadece duyulmak içinmiş...sade'ce duyulmak için.
Ne kastediyorum sade'ce duyulmak derken? Karşımdakinin herhangi bir yargının esiri olmadan, şefkat-hoşgörü-sevgi zemininde beni gönülden dinlemesinden bahsediyorum aslında. Bu kadar. Sonrasında hemfikir olmak, anlaşmak, aynı yere varmak gibi taraflardan birinin duygusunu, düşüncesini, içinde var olanı ve varlığını bertaraf eden "mış gibi" diyaloglar değil istediğim. Sadece duyulmak.
Mesela, "yorgunum" diyorsam, sitem etmiyorumdur, şikayet de etmiyorumdur. Destek istemiyorumdur; su dahi istemiyorumdur hatta. Sadece yorgun olduğumu paylaşıyorumdur. Bu kadar. Buna karşılık olarak "ben de yoruldum, eee napalım, hangimiz yorulmadık ki" vari cümleler kurmak da bir seçenek karşımdaki için... Ama gelse gözlerimin içine baksa, bir gülümsese, sarılsa, hatta o da anlatsa sonrasında ve dinlesem tüm gönlümle... Böylece birbirimizin akışına izin vermiş oluruz. Daha sevgi'li oluruz muhtemelen...
Duysak ya birbirimizi... Hemfikir olma ya da sonunda anlaşma gereksinimi duymadan, kendi daha'mızı paylaşma yarışına girmeden... Sade'ce duysak ya...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder