Sayfalar

18 Ekim 2017 Çarşamba

imtihan dünyası

İmtihan. Sınav da denebilir. Hatırlayabildiğim en erken zamanlarımdan bu yana ailemden ve çevremden en sıklıkla duyduğumu hatırladığım, içinde bulunduğum diyaloglar aklımda kaldığı haliyle şu şekilde:

- Burası imtihan dünyası; yaşadığımız her şey bir imtihan. Kötü bir şey yaşıyorsan imtihan tamam ama iyi bir şey yaşıyorsan işte asıl o zaman imtihan. Çünkü o iyi şeyi yaşarken yaptıklarından da sorumlusun.

+ İmtihan tamam da, kimin imtihanı tam olarak? Kim kimin üzerinde uyguluyor bu imtihanı? Kurallar neler? Madem ki bana imtihan, öyleyse sana da değil mi? Hem mesela senin için her şey çok iyi gidiyorken, bana yaşattığın kötülükler de benim imtihanım ya, bu kötülüklerden sen de sorumlusun öyleyse.

- Yani... elbette bana da imtihan ama hiç kimse mükemmel değildir. Zaten öyle çok çok iyi de olamazsın bu dünyada. Şimdi bana soruyorsun ya; hele ben, ben hiç mükemmel değilim. Olamam ki. Mükemmel olursam haşa kibre girer o.


Yıllarca çokça kafa yordum, çokça söz sarf ettim bu konuya dair. Yalnız hep konuşulmayan bir şeyler vardı; hep bir şeyler yarım kaldı. Ya daha fazla soramadım ya da cesaret edemedim bu konuyu bi adım daha ileri taşımaya... Korktuğumdan: Alacağım cevabın muhatap olduğum kişiye olan güvenimi, bağımı sarsmasından korktum hep. Yalnız kalmaktan korktum. Ben korktukça içime kaçtım, bu sözlerse susmadı; daha fazla yankılandı kulaklarımda. Muhataplarım değişti; korkum derinleşti; bu konuyla olan "imtihanım"sa hep var oldu hayatımda.


Muhataplarım demişken, açayım orayı biraz daha:

Bu muhatabım biraz olsun dini inancı olan biriyse, mesela müslümansa, zaten konuşulmaması/sorgulanmaması gerektiği söylenen onlarca tabusu var -ki oraya girmicem şimdilik-. Ama ne olursa olsun, dini bi yerden bakınca olay bana göre çok basit en nihayetinde: Her şeyi ve seni de yaratan belli. Kime/Neye karşı neyle sorumlu olduğun da belli. Öldükten sonra cennet istiyorsan abi ibadetlerini yapacaksın, kimsenin hakkını yemeyeceksin, saygılı-sevgili olacaksın en genel haliyle. Ölünce ne olacağın belli değil ama en azından Hesap Günü geldiğinde şunu yaptım, bunu yapmadım Allah'ım diyebileceksin.

Buraya kadar bende tamam. Bunları yapınca imtihandan geçebileceğimi de biliyorum (yani elimdeki verilerle en azından). Ama, diyor yoook, öyle kolay değil. Peki diyorum, sana "öyle kolay değil" dedirten şey de tam olarak kibrin değil mi? "Bende kibir yok demedim ki, mükemmel değilim ben, haşa olamam da; yine de Allah bizi kibirden uzak tutsun" diyor. "Komşun açken yedirecektin hani," diyorum. "O başka dine mensup, kafir o," diyor. "Peki hoşgörü?" diyorum; "Ben mükemmel olamam" diyip çıkıveriyor işin içinden.

Sorduğum soru başkaaa, aldığım yanıt bambaşka.

Eyvallah diyip bir diğer muhatabımdan bahsediyorum şimdi:

Dinle ve dini olan hiç birşeyle ilgisi olmayan ama inançlarını ve kalıplarını sorgulayacak olsak tutunduğu inançlarına dindar birinden çok daha bağlı başka biriyse muhatabım; (kaldı ki şu anki aklımla bu iki kişinin tam olarak aynı yerde olduğunu görebiliyorum) diyor ki, dünyada adalet yok abi baksana biz burda senin bu sorgulamalarına maruz kalırken (bundan da fazlaca rahatsız olurken) kimbilir nerelerde kaç çocuk açlıktan ölüyor, kimler savaşta mağdur, kimlerin suyu yok, vs. Bunları söylerken elindeki kaynakları nasıl hiç bitmeyecekmiş gibi harcadığından habersiz, tüketim desek dibine vurmuş; ama hala doymamış ve doyacak gibi de olmadığının farkında değil tabii ki... Peki diyorum "Sen ne yapıyorsun tam olarak?" "Ne yapıcam, böyle gelmiş böyle gider. Hem ben yapsam sen yapsan bir başkası yapmayınca olmuyor işte. Ama senin bu çabanı takdir ediyorum. (Takdir?!) Ben de çok çabaladım zamanında, sonra sen de benim gibi olacaksın en nihayetinde."

Kişi değişiyor; cümleler değişiyor; ve fakat sorduğum soru başkaaa, aldığım yanıt yine bambaşka.


Baktım ki dini bir yerden bakınca işin içinden çıkmak pek mümkün değil. Ben bu din meselesinin ustası değilim. Bilmediğim çok şey var. Dindar olduklarını düşündüğüm kişilerinse yaşantılarına kendilerinden ve kendi sorgulamalarından bir şeyler katarak çevrelerinden duyduklarının ötesine geçebildiklerini göremedim çoğunlukla.

İşin tuhaf yanı, dini bir yerden bakmayınca da içinden çıkılmıyor. Zira, "Peki sen ne yapıyorsun?" gibi oldukça basit bi soruya bile dünya meselelerinden girip "Hayat hiç adil değil yeaa" gibi bir yerden çıkmak hiç tarzım değil. İyi ki değil ayrıca ;)

Yine kaldık mı içimdeki ulu bilgeye? :)

Geçenlerde bu "imtihan" mevzusuyla yine fazlaca haşır neşirken, bu kez kendi içimde, hayatın-dünyanın-evrenin ne kadar adil olduğunu sorguladım kendi küçük benliğimce...

Tam da şu sıralar, gezegenleri işliyoruz okulda, evrenle fazlaca içli-dışlıyız ;), bakıyorum her şey denge üzere. Denge varsa adalet de var. Bilimsel olarak açıklanabiliyorsa bu denge; ve biz küçücük yaşantılarımızda tadamıyorsak adaleti, bir dengesizlik var bu işte; evet ama, kesinlikle hayatın-dünyanın-evrenin suçu değil. (Onlar yanlış biliyor, kimsenin şuçu değil buuu. Bu benim suçum!)

Peki tam olarak neyi yanlış anlıyoruz? Nerede kaçırıyoruz dengeyi? Ben dengede değilim eyvallah; peki ama adalet tam olarak nerede?


Tam da bunları düşünürken o ana kadar olan hayatım, yaşadıklarım, sevinçlerim, üzüntülerim, acılarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. :p

Hayatımda imtihan olarak gördüğüm olaylar ve kişiler olmuştur hep. Beni çok zorlayan, acı çektiren, canımı inanılmaz yakan; ve bununla birlikte inanılmaz genişleten, büyüten, ehlileştiren olaylar, ve kişiler...

Ve yine, şöyle bi düşününce, istemediğim hiç bir şeyi yaşamamışım ben. Ne yaşadıysam, ne acı çektiysem tam da hayallerime, niyetlerime hizmet etmiş.

Yalandan olacağına hiç olmasın, -mış gibi yapacaksa sevmesin beni hiç kimse daha iyi demişim. Kendimi en yalnız hissettiğim günler, hiç kimsenin beni yalandan sevmediği günlermiş aynı zamanda; görmemişim. Seven insan kırmaz, incitmez, kötü söz söylemez, olanı olduğu gibi kabul eder; ben de böyle seveyim demişim; karşılık beklemeden sevmeye niyet etmişim. En ufak bir sözümden incinenler, aramamamdan sormamamdan yakınanlar sarıvermiş etrafımı; vara yoğa incinmelerini-darılmalarını-küsmelerini; o insanların kendilerini imtihanım kabul etmişim; üstelik bi de tutup "bu yaptığınız sevgi değil" diye diye söylenmişim... Oysa niyet ettiğim sevginin ta kendisiymiş imtihanım; görmemişim.


Derken derken, adaletin tam da burada olduğunu idrak ediverdim bir anda. Herkesin niyetleriyle imtihan edildiği bir dünya adaletli olurdu ancak. Herkes başka başka; renkler, dinler, inançlar, görüşler, düşünceler, vs... Ama imtihanımız bir: hayal ettiğin dünya nasıl bir yerse, niyet ettiğin sen nasıl bir sense; imtihanın da tam olarak o bence.


Bu meseleyi kendimce çözdükten sonra eyleme dönüşen her hareketimi, ağzımdan çıkan her sözümü daha bi dikkatle seyrediyor, dinliyorum. Başıma gelen her olaya ve karşılaştığım her insana başka bir gözle bakıyorum. Kötü/Olumsuz olarak adlandırabileceğim her olaya, duruma verdiğim tepkilere bir de bu pencereden bakıyorum. Bunu sorgulamak için ölmeyi beklememe gerek yok en nihayetinde; benim için "hesap günü" tam da o an: "Hayalini kurduğum ve içinde yaşamaya niyet ettiğim bir dünyada böyle bir tepkiye gerçekten yer var mı?" Cevap "hayır"sa önce kendimden niyetime sadık kalamamaktan ötürü özür diliyorum; sonraysa muhatabımdan.

Ve teşekkür ediyorum kendime: niyetimin farkında olup eylemlerimi bu doğrultuda dönüştürebildiğim için...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder