Sayfalar

21 Aralık 2017 Perşembe

armağan

Armağan. Bir kelime olarak bile uzunca zamandır cümlelerimde kullanırken içimi kıpır kıpır eden, söylerken dilimde adeta kelebekler uçuşturan şey. Hele bir de aldığımda beni kuşlar gibi uçuran, verdiğimdeyse "şu dünyada yaşıyorsam işte bu yüzden" dedirten şey armağan.

Armağana dair söylemek istediğim çok şey var ya; her birini nasıl ifade edebilirim tam da içimde olduğu gibi, bilemiyorum. Ne zamandır yazmama engel olan şey de buydu zaten: nereden başlayacağımı bilememek. Bugün bir anımla başlayasım geldi yazıya. Sonra düşünüp o günlere gidince anı anıyı açıverdi :) ve baktım ki güzel hatıralar var paylaşılacak, hatırlanacak armağanın hayatımdaki karşılığına, yerine dair. Ve başlıyorum bakalım yazı beni/bizi nereye sürükleyecek. :)

Efenim benim henüz çocuk olduğum zamanlara doğru gidiyoruz şimdi. Aşağı yukarı 1996-1997 yılları itibariyle yaşananlar birazdan anlatacaklarım. O zamanlar komşuluk ve aile bağları oldukça güçlü; hep bi toplaşmalar-bir araya gelmeler, kutlamalar, şenlikler, birlikte yeme içmeler, şarkılar-türküler söylemeler, halaylar çekmeler, horonlar etmeler; ağlanacaksa da yine oturup birlikte duygulanmalar; yani hayatın her sürecinde bir birliktelik hali canlanıyor gözümün önünde. O zamanlar etrafımdaki yetişkinler için de durum böyle miydi bilemem. Öyle değildiyse bile bende çok güzel hatıralar bırakmışlar. İyi ki...

Sanıyorum 6-7 yaşlarındayım (1996-97 civarı); yine bir gün komşular toplanıp güzel güzel yemekler yapıp yiyecekler. Bi komşumuz var; yanlış hatırlamıyorsam Leyla abla. Çok tatlı, çok da güzel bir kadın. Yalnız bir kocası var ki kadına sürekli sıkıntı yaşatıyor. Annemler onu çok seviyorlar ve o günkü komşu toplaşmalarına katılmasını çok istiyorlar fakat sanıyorum kocası izin vermemiş olacak ki gelemiyor. Bu arada, Gülşen teyzemin evi de hemen yanımızda; teyzem de benden büyük oğluyla yaşıyor; abi diyorum ona da. Annemle teyzem toplaşma için evden gidince ben de komşuya gitmek için hazırlanıyorum tam; abim elime bi tabak tutuşturdu; dedi ki "Bizimkiler o kadar yemek yaptı kokusu gitmiştir; git bunu da Leyla ablaya ver". Ben de gittim çaldım kapısını Leyla ablanın; çocuğuyla birlikte açıyor kapıyı gibi bi sahne canlanıyor şu anda gözümde. Tabağı uzatıp şöyle diyorum: "Leyla abla, bunu Ercan abim gönderdi." :)

Leyla abla tabağı alıp içeri girince ben de döndüm annemlerin yanına; kafam da rahat oohhh verilen görevi yerine getirmişim, üstelik güzel de bi paylaşıma şahit olmuşum. Derken o tabak olduğu gibi geldi arkamdan; bizimkiler şok olmuş halde. Sonra hakkımda konuşmalar, "e tabi çocuk daha ne bilecek" demeler falan. Meğer Leyla ablanın kocası benim tabağı verirken söylediğim o cümleyi duymuş ve eziyet etmiş kadına; o da dayanamayıp geri getirmiş tabağı.

Biz kendimizde olanı vermeye gönülden hazırken, karşımızdakinin kendinden ya da çevresinden kaynaklanan sebeplerden almaya her zaman açık olamayacağını hatırlatan anımdır bu.

***

1999 Şubat ayı. 3. sınıfa gidiyorum. Babam marangoz; evimize 20 dakikalık yürüme mesafesinde bir atölyesi var. O dönem işleri çok iyi gitmiş; maddi durumumuz epey iyi. Babam da delikanlı adam; hesabını biliyor fakat ailesine çocuklarına gelince eli epey açık; üstelik başkalarını, özellikle etrafımızdaki diğer çocukları da koruyup kollayacak kadar gönlü geniş bir adam. Yine bir gün aile toplaşması için hazırlanmışız; bu kez Gülü teyzem ve kızı-oğlu bizde (teyzemin adı aslında Arefe ama Recep dayım onu Gülü diye çağıra çağıra bizimkiler de ona Gülü demeye başlıyor); Gülşen teyzemin oğlu kızı falan epey kalabalığız; karşıda (Avrupa Yakası'nda) Günname teyzemin oğlu Yusuf abim (evet, epey geniş bir aileyiz :) askere gidecek yanlış hatırlamıyorsam; onu uğurlamaya gidicez hep birlikte. Yalnız biz çok kalabalığız ve bi tek babamda araba var; babam arabaya bir şekilde sığacağımızı iddia etse de teyzemin kızı Gülcan ablam bi kısmımızın otobüsle karşıya geçmesinin rahat olacağını söylüyor. Bir grup çıkıyorlar yola. Annem, kardeşim Hakan, babam, ben, Gülü teyzem ve kızı Nigar ablam arabayla çıkıyoruz onlardan sonra. O zamanlar İstanbul'da yollar çok da gelişmiş değil; babam köprüye geçmek üzere Şile Yolu'na dönerken teyzemin "Yalçın bu yol çok iyi bi yol değil bak aman Allah korusun" dediğini, benim bunu çok dikkate alıp içimden kaza yapmayalım diye dua ettiğimi ve bi Fatiha okuduğumu hatırlıyorum.

Kısa bir süre sonra arabamız bariyerlere çarpıp bi takla atmış; hurdaya dönmüştü. Annem yerde bacaklarını tutarak uzanıyor; teyzemin alnı kanıyordu. Annemin üzerinde Recep dayımın anneme armağan ettiği kiremit renginde güzel bir etek ve ceket olduğunu hatırlıyorum. Ambulansın korkunç çığlığını hatırlıyorum. Sonra teyzem çabuk toparladı çok şükür. Kızı Nigar ablamda, kardeşim ve bende de fiziksel bir sıkıntı yoktu. Yalnız annem kazayı çok zor atlattı; 3 ay kadar yataktan kalkamadı. Babamınsa kendini psikolojik olarak toparlaması birkaç ayını aldı. O süreçte işleri kötüye gitti; maddi durumumuzun da epey zayıfladı. Öyle ki vermeye çok açık olan babamın bir kuruşun hesabını yaptığını hatırlıyorum.

Günler günleri kovalamış; Mayıs ayına gelmişiz; babam çalışmaya başlamış yeniden; annem hafiften toparlıyor; ayağa kalkmaya başlıyor... Derken Anneler günündeyiz. O yıl kokulu mumlar çok popüler; anneme ve teyzeme birer kokulu mum armağan etmişiz benden 2 yaş küçük kardeşim Hakan'la. Annem çok mutlu oluyor ama tutturuyor Narin babannenize de alsanız ya bi kokulu mum diye. Bu arada, Narin babanne kocası Fikret dedeyle bizim yıllardır komşumuz. Denizli'den göçmüşler. "Gari"ye onlarla aşina olmuşumdur. Yaşları annemden ve diğer komşulardan epey büyük; babamı oğulları, annemi kızları gibi seviyorlar. Öyle ki Fikret dede hep bi kız torunu olsun istiyor ama olmuyor; benim doğacağım günü heyecanla bekliyorlar. 1990 Aralık'ta ben doğunca ve kız olduğumu öğrenince Fikret dede başlıyor coşkuyla zeybek oynamaya. Hey gidiii :) Annem tüm bunlar üzerine onlara babanne-dede diye seslenmemizi öğütlüyor küçüklüğümüzden itibaren. Biz de seve seve öyle yapıyoruz.

Konuya döneyim; annem öyle Narin babannenize de bi armağan verseydiniz, torunları uzakta, çok sevinir kadıncağız deyince; Hakan'ı tuttuğum gibi babamın atölyesinde aldım soluğu. Babamın yanında çok yakın arkadaşı Nedim abi var (şimdi ne yapıyordur ki...); çalışıyorlar. Babamdan ısrarla 50 kuruş istediğimi hatırlıyorum (o zaman sıfırlar atılmamıştı paradan henüz; şimdiki 5 liraya da denk gelebilir) ve babam da yok kızım şimdi olmaz diyor. Öyle ısrar ediyorum ki Nedim abi çıkarıp veriyor. Sonra gidip aldık o kokulu mumdan Narin babanneye de. Narin babanne çok mutlu olmuştur eminim. Nitekim ben o zamana kadar böyle çok utanmamıştım. Birine armağan alıp onu mutlu edicem diye başka birinin canını sıkmanın, ona kendisini kötü ve yetersiz hissettirmenin utancından bahsediyorum... Babamın yüzüne uzunca bir süre bakabilmiş miydim, hatırlamıyorum...


***

Ben biraz daha büyümüşüm bu kez (sene 2001 civarı); annem ailenin ve mahallenin sosyal yardımlaşma ağı. Elinde fazla kıyafet olanlar vermiş anneme birkaç parça; bana uyanlar benim olmuş; büyük gelenleri de komşumuzun kızı Kübra'ya verecek. Kübra benden birkaç yaş büyük ve çok olgun bir kız, ve sanıyorum biraz gururlu da. Ve ben Kübra'yı çok seviyorum; hep onu örnek alıyorum; çocukluk zamanımın derin muhabbetlerini hep Kübra'yla yapıyorum. O zamana kadar hep benden büyüklerin kıyafetlerini giymişim ve bunu öyle büyük bi zevkle yapmışım ki hiç de gocunmamışım. O zaman bana olmayan kıyafetlerden Kübra'ya gidecek olan bi elbise öyle güzeldi ki Kübra o elbiseyi giyip birkaç yıl sonra ona artık olmayınca bana verir nasılsa diye düşünerek annemin elbiseyi ona vermesini gönül rahatlığıyla izlemiştim. Ne güzeldi paylaşmak... Elimizde fazla olanı tam da ihtiyacı olana vermek ve zamanı gelip ihtiyaç duyunca bize de bir şekilde ulaşacağından emin olmak.

Bir gün yine toplanmışız konu komşu, Kübra da var bu kez annesiyle. Ve tam da o elbiseyi giymiş! Bende heyecan dorukta! Nasıl da güzel elbise ve nasıl da yakışmış Kübra'ya. Ve bendeki de ne mutluluk, Kübra ona verdiğimiz elbiseyi kabul edip giydi diye. :) Bi an ağzımdan kaçıverdi: "Aaa bizim verdiğimiz elbise bu, ne de güzel olmuş" diye. :)) Annesi durur mu, yapıştırdı cevabı: "Yalnız öyle topluluk içinde söylenecek laf mı bu?" Haydiii, sardı mı beni yine bir utanç :) Hem ne olur ki biz vermişsek, hem bunu başkalarının bilmesinin ne sakıncası var, hem evet biz verdik ama sen de aldın ve ne iyi ettin, çok da yakışmış... Gönlümden bunlar geçmiş olsa ne çıkar; Sümeyra'nın adı oldu mu patavatsız?...

Gururla tanıştığım ilk andı sanırım.. Oysa altı üstü bir elbise işte. Kullanılmış da olsa, satın almaya gücü olmadığından verilmiş de olsa, yardım etmek için verilmiş de olsa. Bir armağan, onlarca anlam... ve her bir anlamın ardında saklanıveren duygular...

Bir armağanı kabul ettiğimizde, o armağanı bize veren kadar düşünceli ve geniş yürekli olduğumuzu düşünüyorum. O zamanlar bunu idrak edememiştim. Şimdiki aklımla söylüyorum.

***
Ve bu yazıdaki son anım :)

2003 sonlarındayız; 2004'e hazırlanıyoruz. O zamanlar yılbaşında kar yağıyor İstanbul'a. :) Ben 8. sınıftayım ve liseye hazırlık için dersaneye gidiyorum. Sıra arkadaşımın adı Nazlı. Bir yılbaşı çekilişi yapmışız sınıfta; bana sınıfın çok da sevilmeyen öğrencisi Ali çıkmış. Ben Ali'nin neden dışlandığını anlayamıyorum, öyle bi sıkıntım da yok kendisiyle, gidip güzel bir armağan seçiyorum onun için. Nazlı'ya da onun sevdiği biri çıkmış. Yalnız çok da basit bir armağan almış, utanıyor onu vermeye. Başladı Ali'ye aldığım armağanın ne kadar güzel olduğunu, ona bu armağanın fazla olduğunu söylemeye. İçimden gelmiş almışım Nazlı diyorum dinlemiyor. Meğer armağanlarımızı değiştirmek istermiş. Tüm ısrarlarına rağmen değiştirmemiştim. Ali de armağanımı çok sevmişti üstelik. Nazlı'nın bana uzun süre söylendiğini, küstüğünü hatırlıyorum.

O zamanlar Nazlı'yla aynı yaştayız: 13.
Sahi, nereden öğreniyoruz o yaşta insanların aslında hangi armağana layık olduklarını tespit etmeyi?

***

Armağana dair anlatacak çok şeyim var derken bu kadarını beklememiştim. Dahası da var üstelik, yani.. aslında anılara sarmadan anlatacaklarım.

Devamı gelir bu yazının şimdiden söyleyim. ;)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder