çok bilinen bi güven oyunu var hani: gözlerini kapatıp
kendini arkaya doğru bırakıverirsin ve çevrendekiler seni tutarlar
düşmemen için. o insanlara, çevrene, kendine, hayata ne kadar çok
güveniyorsan o kadar kolay bırakırmışsın kendini. oyun bu. ilk oynatan
Songül abla idi. 4 yıl önce, bu zamanlar. hiç bırakamamıştım kendimi.
öyle zordu ki bırakmak, hep kırıyordum ayağımı, dizlerimi düşmemek için.
ve güvenle bağlantısını da kuramamıştım doğrusu. nası yani ben onlara
güvenmiyor muydum?
sonra birkaç ortamda daha bahsi geçti bu oyunun. ısrarla,
güvenle hiçbir bağlantısı olmadığını söyledim. çünkü ben herkese de
hayata da güveniyordum. Kemalat Seyri dersleriyle birlikte değişiyor,
dönüşüyordum. artık başka türlü bakıyordum bağ kurduğum insanlara ve
gerçekten bağ kuruyordum. güveniyordum, ve rahatça bırakabiliyordum
da... kaç okulu bırakmışım işsiz kalmayı, kaç sevgiliyi bırakmışım
yalnız kalmayı göze alarak. yani bırakmakla aram iyi. ha, ama olsa olsa
bunun bedenimle bir ilişkisi vardı ancak. bedenim esnek değil de ondan
bırakamıyordum tam. biraz çalışsam düzelirdi en nihayetinde. ve o
sıralar nedense hiç de çalışasım yoktu.
gel zaman git zaman, şurda birkaç ay öncesine kadar güvenle
ilgili epeyce atıp tutabilirdim. bir ara da şeye sarmıştım: güvenmek ve
bel bağlamak aynı şeyler değildir. ben insanlara güveniyorum ama bel
bağlamıyorum. içimden geleni istediğim gibi anlatabilirim, o anda nasıl
akıyorsa öyle davranırım, sonrasını düşünmem hem zaten insanlardan
sakladıklarım, sırrım falan da yok benim. her türlü güvenirim: yarı yolda
bırakabilirler, söz verince tutmayabilirler, o zamanın şartları çok
başka olabilir. bunlar benim insanlara olan güvenimden hiçbir şey
eksiltmez. birine güvenmek, onun insan olduğunu, insan olduğumuzu bir
kez daha hatırlamak gibi bi şeydir bence.
***
geçen sene bu zamanlar.
kendi çemberimde zor zamanlar
geçiriyorum. yastığa başımı koyup uyumak istiyorum. ertesi gün okul var
ve uyumalıyım. saatler geçiyor ve uyuyamadığımı fark ediyorum. "neden
uyuyamadım ki?" derken başım yastığa düşüveriyor. nası yani! saatlerdir
boynumu öyle kaskatı mı tutuyordum?
sonra ertesi gün oluyor ve ertesi gün. bir süre böyle her
gece başımı yastığa koymayı unutuyorum. her geçen gün daha erken fark
ediyorum bunu; yine de pek faydası olmuyor. başımı yastığa, kendimi
uykuya
b ı r a k a m ı y o r u m.
***
eylül geliyor. yenilenme, tazelenme zamanı. kurumsalda
çalışmayı da bırakmışım. artık ihtiyacım yok o eski resmi kıyafetlere.
resmi kıyafetlerle birlikte bir sürü başka giysimi, ayakkabımı, eşyamı,
artık okumuyorsam adıma imzalanmış kitapları falan veriyorum hep
birilerine, onlara ihtiyacı olan kişilere. verdiğim şeyi ertesi gün
aramıyor gözüm. "benim falanca eşyam da nerdeydi ki?" diye sormuyorum
hiç. vermek konusunda içim rahat. ne mutlu ki bırakabiliyorum.
***
ocak ayı.
bir haber alıp sarsılıyoruz. kemal daha çok
aslında. ben de bir o kadar ama. kemal'in herkese ve her şeye olan
güveni sarsılıyor. ne olur anlatma diyor. tutuyorum kendimi. ama zor
tutuyorum. "ben insanlara güveniyorum ki, neden içimde tutayım?" diye
soruyorum. yine de paylaşmıyorum bi süre. bu durum duygularımı da
yaşayamamak olarak yansıyor bana. kısa zamanda fark ediyorum. fark etmemle derdim
kemal'in derdini bile geçiveriyor. oturup "sümeyra'yı nasıl
rahatlatırız?"ı konuşuyoruz.
o dönem 'güven' çalışalım istiyoruz. benim güven konusuyla
bir alıp veremediğim yok elbette. kemal'in meselesi bu. ama katılırım
çalışmaya diyorum. Emre'nin Ankara'ya gelme ihtimali var; onunla
konuşurken güven çalışalım çemberde diyoruz. öyle büyük, öyle çok
istiyoruz: ben Emre'yle çember yapmayı, Kemal de güven çalışmayı. Emre
gelemiyor; Kemal bir şekilde çıkıyor işin içinden. Bense güven konusunu
bir daha açmamak üzere kapatıyorum.
çünkü ben zaten çokça güveniyorum.
***
mart ayında Çağım'ın mindfulness (bilinçli farkındalık) ve meditasyon çalışmaları başlıyor
Ankara'da. daha öncesinde meditasyonla ilgili Esin'den bir çalışma talep
etmişim. o hazırlanmış, kocaman vaktini ayırıp göstermiş bana meditasyonun
neye benzediğini. az çok biliyorum mantığını ve evde deniyorum da bir
süre. devamı gelemiyor sonra. Çağım'ın çalışmasına katılarak ona oradaki
varlığımla destek olasım var. asla meditasyon öğrenesim değil. :)
oturup şöyle bi duruşumu düzenlediğim an sağ kürek
kemiğimin hemen altına birşeyler saplanıyor. oturmak, dik durmak benim
için çok güç. deniyorum yine de.
bi süre sonra bu ağrıya bir de bel ağrısı ekleniyor. artık
dayanamıyorken Kemal bir masaj seansı armağan ediyor. Günce ile thai
yoga masajıyla tanışıyorum. ağrıyan yerlerime dokunup iki farklı
noktanın tek bir hat üzerinde olduğunu keşfediyor. masaja başlarken
"kendini bırakman çok önemli" diyor, duymuyorum bile. ben kendimi
bırakabiliyorum ki!
nitekim öyle olmuyor. birkaç kez uyarmak zorunda kalıyor. ben şaşırıyorum "yeterince bırakamamış mıyım?"
seans bitiyor, eve dönüyoruz, etkisi bitmiyor: gerçekten bırakamıyor muyum?
***
evde kendimce bırakma çalışmalarına başlıyorum. önce en çok
içimi sızlatan, geçen sene başımı yastığa bırakamamalarımla başlıyorum.
tabii ki artık eskisi gibi değil ama yine de 'yeterince' değil,
gerçekten bırakmayı deneyimleyesim var. başımı yastığa, bedenimi yatağa
bırakıyorum. sonra tek tek kontrol ediyorum her bir yerimi. nereyi
bıraktığımdan emin olsam başka bir yerimi kasıyorum, ne garip! sonra
şöyle diyorum: bir de ölmüş gibi yap sümeyra? bayılmış ol mesela? öyle
yapıyorum. bedenim yatağa akıyor. "uuu! demek bırakmak böyle bir şeymiş"
diyor, gecelerce oyun gibi bununla eğlenerek uykuya dalıyorum.
***
oldum olası tabağımda yemek bırakmayı sevmem. ve kemal hep
az da olsa tabağında yemek bırakır. bir şeyleri kalmasın diye yemekten
hiç hoşlanmaz. benimse içim gider o yemek ziyan oluyor diye. bir gün
yine yemek yiyoruz; ben doymuşum, ve bir lokma daha'ya yerim yok. kemal
keyifle her bir lokmanın tadını çıkara çıkara yiyor. tabağımda yemek
kalacak. ve benim yerim yok. bi süre tereddütten sonra "bırak sümeyra"
diyorum. kendini zorlama. ortada salata gibi bişi var. kemal onu yesin,
bari o kalmasın istiyorum. bunu kemal'e müthiş söylemek istiyorum.
ve
yakalıyorum! söyleme sümeyra bırak, kalsın. kemal yemeğin tamamını yiyor
sonra. söylesem yemeyecekti büyük ihtimal. bir de canımız sıkılacaktı. bense sadece zihnimi tıka basa doyurmuş
olmanın pişmanlığını yaşayacaktım.
***
böylece, bırakmak ne demekmiş, ne değilmiş? tadını biraz
almaya başladıktan sonra bunu günlük aktivitelerim arasına bilinçli
olarak almaya başlıyorum. neyi ne kadar bırakabiliyorum? bırakamamamın
önündeki engel ne?
hala çözebilmiş değilim: deniyor, araştırıyor, kendimi
yormadan çalışıyorum. en azından birkaç noktada yakalayabiliyorum.
şimdilik üzerinde durulası noktalar.
nisan sonunda Çağım'ın bir çalışması var: 5 gün sürecek
Sessizlikte Farkındalık inzivası. bu tür çalışmalara hiç katılabilmiş
değilim, çünkü tam da okul zamanı gitmem imkansız; haftasonu katılmak
istediğimde çoğu zaman grup dinamiği açısından talebim kabul edilmiyor.
Çağım katılabileceğimi söylüyor. önce sadece 2 gün de olsa katılabilecek
olmamın mutluluğunu yaşıyorum. çok uzun sürmüyor. başka kaygılar çıkıyor
ortaya: "zaten flora'ya çok seyrek gidebiliyorum. bu gittiğimde
yapılacak onlarca şey varken ben gidip sessiz sessiz inzivaya mı
katılacağım? ne münasebet!" vıdıvıdıları işgal ediyor zihnimi.
bunu tam ifade etmesem de katılıp katılmayacağımdan emin
olmadığımı, her an vazgeçebileceğimi paylaştığımda Çağım'la, şöyle
diyor: "buna şimdi karar ver. geleceksen biletini şimdiden al mesela."
"iyi ama, bunun şimdi karar vermemle pek ilgisi yok ki. tam da herşeyim hazırken biletim, çantam; evden çıkma vaktim geldiğinde sırf içimden gelmiyor diye katılmaktan son anda vazgeçebilirim." diyorum.
"işte tam da o vazgeçeceğin anda çıkman gerekiyor olabilir evden. daha önceden yapmaya karar verdiğin, sana iyi geleceğini bildiğin bir şeyi tam da çok yapmak istemediğin zaman, sakin kalarak gidip onu yapman."
konuşma kelimesi kelimesine böyle değil. anafikri bu gibi. konuşmaya dair en çok
hatırladığım, söylediği şeyin çok güçlü ve net olduğu. fakat keskin
değil. bunun altını çizmeliyim. güçlü, ve şefkatli de. net ama karar
veremezsem de dert değil.
bir
şekilde cuma akşamı flora'da olabiliyorum. gece 2'ye kadar sohbet
muhabbet devam ediyor. sabah 6'da uyanmam lazım. kemal soruyor: "emin
misin? zorlama kendini. istersen daha sonra da katılırsın." eminim,
diyorum. sabah uyanıcam. alarmı kuruyor, alarm çalmadan uyanıyorum.
sabah aynı soruyu Çağım soruyor: bugün katılacak mısın?
ay neden herkes aynı şeyi soruyor? katılıcam dedim ya! yoksa beni sabahın 6'sında ne uyandırabilir ki başka?
katılıyorum
nitekim. itiraz etmeden. akışa müdahale etmeden. "biz şimdi burda bunu
neden yapıyoruz?" diye sorgulamadan. sadece katılıyorum sessizliğe ve
yavaşlığa ve onun getirdiği her şeye.
sabah tai chi
yaptırıyor Çağım. "omuzları düşür" diyor.
omuz? ne alaka şimdi? senelerce
bana dik durmam gerektiği öğretildi.
dik durmak = omuzların yukarıda çok
güçlü olması, olarak kodlamışım hep. omuzlarımı düşürüyorum: "whop" diye
bir ses geliyor. -başka bir ses de olabilir :p-
omuzlarımla birlikte
birsürü şey de düşüyor sanki. düşmüyor. bedenimden akıp toprağa gidiyor.
toprakla bağımı hatırlıyorum. ayaklarım yere bu kez gerçekten basıyor.
ağırlığım olabildiğince toprakta. kimseyi görmüyor, hareketlerimi
başkalarıyla kıyaslamıyorum. ne yapıyorsam o en doğru; her nasıl
akıyorsa.
yürüyüşüm değişiyor: sanki ben yürümek
istediğimden değil de toprak ayaklarımı kendine çektiğinden. sanki
yerçekiminden değil de yürürken birşeylerin bedenimden akıp gitmesine
izin verdiğimden. şaşırıyorum. yürümeyi yeniden öğreniyorum.
akşam
üzeri yoga çalışmamız var Yağmur ile. dans eder gibi yaptırıyor yogayı.
asla yapamadığım hareketleri yapıyorum. üst bedenimi bacaklarımın
üzerinden komple yere bırakabiliyorum. nefes verdikçe daha çok. nefes
verdikçe daha da esneyerek. şaşırıyorum.
yoga sonunda
bir sürpriz karşılıyor beni: regl. normal döngümün tam 5 gün öncesinde.
şaşırıyorum. bu kadar bırakabildim mi gerçekten? döngümü
değiştirebilecek kadar çok bırakabildim mi? bedenimin kendini toprağa,
mata bırakmasını ve sakince akmasını seyrediyorum. ağrı, sancı, acı,
sızı, hiçbir şey yok. sadece akıyorum.
flora bir başka
sanki bu kez. normalde tek başıma özellikle geceleri dışarıya çıkmaya,
tuvalete gitmeye öyle uzaktım ki. korkardım. tek başıma çok ortalarda
dolanmışlığım olmadı.
cumartesi gece ateş başında
çemberle meditasyon yapıyoruz. sessiz. ateş başında sıkça gökyüzünü,
yıldızları izliyorum. halimden memnunum. çember biter bitmez kalkmak
istiyorum. önce tuvalete, oradan uyumaya, gecenin karanlığında tek
başıma yürüyerek geçiyorum. şaşırıyorum. bunu nasıl yapabiliyorum? ev
yapmaya bile cesaretim olan bu yerde bu zamana kadar gece tek başıma
yürümeye nasıl cesaret edemedim? şaşırıyorum; çok da takılmıyor, eve yürüyorum.
ertesi
sabah bonus tepeye gidiyoruz, tai chi yaptıktan sonra dönüyoruz.
ormanın içinde yürüyoruz 13 kişiyle birlikte, nasıl da yalnızım, nasıl da tek ve
bir o kadar çok. bir şey doğuyor içime güneşin yüzüme vurmasıyla
birlikte: güven. güveniyorum. sanki hayatımda ilk kez gerçekten
güveniyorum.
peki neye güven? kime? hiç sorgusuz cevaplıyorım: Çağım'a.
güven dediğimiz şey ete kemiğe bürünmüş de sanki, Çağım diye görünmüş. öyle çok
güveniyorum. öyle kuşkusuz, şüphesiz bir güven. çok üzerinde durmuyorum;
şaşırmıyorum da bu kez. yürümeye devam ediyorum.
öğleyin inziva bir
çemberle sonlanacak yine bonus tepe'de. toplanıyoruz orada. Yağmur
sessizlik içinde, elindeki kartlardan herkesin 3 tane çekmesini,
sessizliğimizi bu kartlarla bağlantı kurarak bozmamızı istiyor.
ilk
ikisini bir şekilde seçiyorum. kartlar kapalı. tam Yağmur bir sonraki
kişiye gidecekken son kartı da çekiyorum. çemberle birlikte kartları
açıyoruz. benim son kartın üstünde "güven" yazıyor. içimde o an oluveren
şeyi şimdi burada nasıl anlatayım?...
(28 Nisan 2019, Bonus Tepe'de çember)
çemberde anlattığım çok şey, o oluveren şeyin çok azı olsa da anlatabiliyorum:
güvenmekle
bırakmanın ilişkisini senelerdir birilerinden duyarım, kitaplarda
okurum, ben hayatımda ilk kez bunu gerçekten yaşadım.
nasıl bir hissi var bende güvenin?
şükrediyorum. güven hissini iliklerime kadar yaşayabilmeme. en azından bir kişiye gerçekten yüzde yüz güveniyor olmama.
baya
güveniyorum Çağım'a. peki başka kimseye mi güvenmiyorum? güveniyorum
elbette. güven yüz birimlik bir şeyse sıfır ile yetmiş birim arasında
birilerine muhakkak güveniyorum. ama Çağım'a yüzde yüz işte.
bir
insana, bir şeye, bir kez olsun gerçekten güvenebildiysem, bunun başka
insanlar ve şeyler ve hayat için de mümkün olabileceğini biliyorum. bir
şeyden bende çok az da olsa varsa, bunun en derinimdeki çok'un bir
delili olduğunu biliyorum.
şükrediyorum.
***
ankara'ya
dönüyorum. çok geçmeden bir bakteri sebebiyle hastalanıyorum. 4 gün
rapor veriyor doktor. 4 gün okula gidemeyeceğim demek oluyor bu. o 4 gün
bana kocaman dööööörrrrrt güüünn görünüyor bir anda. ne desem
vazgeçmiyor doktor. çocuklara bulaşma riski var deyince, teslim
oluyorum. içim yanıyor hala.
b ı r a k a m ı y o r u m.
nitekim artık zamanı geldiğinden midir nedir, sistem bana yardımcı olup seve seve bıraktırıyor.
4
gün okula gitmiyorum. içim yanıyor başta, sonra çocukların tek bilgi
kaynağının ben olmadığımı hatırlayıp rahatlıyorum. istemesem de
bırakıyorum.
hiçbir şey yiyemiyor, sadece ilaç
alabilecek kadar besleniyorum. 4 günde 4 kilo veriyorum. bırakamadığım
ne varsa bedenim bırakmak istiyormuş meğer. beni yataklara düşürerek de olsa bedenimin bırakma şeklini hayran hayran seyrediyorum.
şükrediyorum.
teşekkür ediyorum bedenime.
yıllarca görmezden geldiğim, sevmediğim, beğenmediğim biricik bedenime...
bırakmanın
tadını ruhsal ve zihinsel bir yerden tattığım an beni bırakmayıp,
bırakamadıklarımın bedenimden akmasına alan açtığı için.
şükrediyorum varlığıma, varlığıyla sümeyra'ya bir şekilde dokunanlara...
***
bu yazıyı 7 mayıs'ta yazmaya başladım. bir yerden sonra akmadı; demlenmeye bıraktım. hayli demli bir yazı bu. günlerdir sabahları çok erken saatlerde uyanıp yazmaya başlıyorum. yazmak için uyanmıyorum. öyle gelişiyor; öyle akıyor.
bu yazının büyük kısmını geçen gece 3'te uyanıp yazdım. bu sebeptendir ki yazının şarkısı Fikret Kızılok'tan geliyor.

Omuzlarım ağrıyor, başım ağrıyor kendimi kasıp durmaktan. Kimseye güvenemeyip herşeyi düşünmeye çalışmaktan. Kendimi, endişelerimi bırakıp hafiflemeye ihtiyacım var. Yaparken farkedip farkettikçe hafiflemişsin. Sanki ben farkındayım ama yolu yok gibi hissediyorum. Konuşur gibi içten yazmışsın. Benim de içimden geldi bunları sana söylemek. Anlayacağını düşündüm. Sevgiler.
YanıtlaSilaçelya, bunları fark edip buraya yazabiliyor olman öyle kıymetli şeyler ki... neye ihtiyacın olduğunu biliyorsun, bundan güzel farkındalık mı var? başka yol yok gibi demişsin ya, yolun ilk adımlarını çoktan atmışsın sanki.
Silbu yazının 1,5 yıllık geçmişi var. çok zor dönemlerimdi. yazdıkların bana çok değdi.. ve anladığımı sanıyorum. bu konuda derinleşmek, yolculuğunda yalnız olmadığını bilmek istersen, yazışalım olur mu?
sumeyracizmeciler@gmail.com
sevgilerimle ❤️