Sayfalar

2 Haziran 2016 Perşembe

velev ki yol biziz

Yazıma bir video ile başlayasım var: "Evrende ne kadar küçüksünüz?"


Bu videoyu her izlediğimde değişik hissiyatlara kapılmakla beraber her defasında aklımda tek şey beliriyor, tek şey görüyorum: yolculuk. Önce adına "ben" dediğimiz bedenimizden başlayıp "alem"e doğru olan... Sonra "alem"in şu anda ölçülebilen en geniş yerinden hücrelerimizin zerresine uzanan bir yolculuk... Önce ben'den bütün'e, sonra tümden zerreye...

"ben" dediğime bakınca -ki zaten günü çoğumuz bu şekilde geçiriyoruz-, ne kadar da önemli "bana ait" dediklerim, "benimmm" dediklerim... yaşım, cinsiyetim, ırkım, dilim, öfkem, hırsım, nefretim, ve aslında sevgim de, saygım da... nasıl da tekim, nasıl da biriciğim, öyle de özelim... Bir "ben" varım, bir de etrafımdakiler. Bir "ben" varım, bir de onlar. Bir "ben" var, bir de alem. 

Aleme bakınca işin boyutu değişiyor tabii: "ben" dediğimin nokta kadar hükmü kalmıyor kocaman bütünün içinde. Üstelik "ben" dediğimin içinde her ne varsa da öyle... Bir alem var, "ben" neyim ki?... Bir alem var ki oofff! "ben" ne ki?... 

Böylece videoya dair iki uç söylemde bulundum.

İyi de, hangisi makbul? "Ben de bir var'ım, ben de varım" desem kibrim göğü deliyor, "koca alemde neyim ki?" desem egoma ters. Var mıyım, yok muyum? Hep miyim, hiç miyim?

İkisi de değil'den yana kullanıyorum cevap hakkımı - ki kafalar daha çok karışsın! :D
Net bir cevap da yok aslında malum herkesin cevabı başka başka, yine de kocaman bir "döngü"nün "içinde" yolculuğun daim olanı makbul olabilir mesela. (Neden en ufak fırsatta seyahat ediyorum sanıyorsunuz? :)

Döngü diyorum, önemli bir kelime olabilir. Yok'ların var edildiği, var olanların zamanı gelince evrendeki herhangi bir şeye (mesela toprak) karışarak dönüştükleri bir yolculuk... Bazen hep bazen hiç, yine de ne tam hep ne tam hiç olduğumuz bir yolculuk... Bütünü makroya alınca bir alem görüyorum, insan alem içinde; insanı makroya alınca insanın içinde başka bir alem... Her şeyin birbirinin içinde, ve bu döngüye dahil olduğunu görüyorum. Bir şeye dahilsek artık onun dışında olamayız ya, bu durumda "bir ben varım bir de alem" bakışında kibrin göğü deldiği doğrudur. "BEN" ile başlayan her cümlede de belki... Hatta başka şeyler de vardır da girmeyim şimdi oralara :)
Bu durumda "ben neyim ki?" bakışı da pek bi eksik yahu! İçimizdeki kocaman aleme yazık.

Bu dilemma kafamı zamanında çok karıştırmıştı ta ki "ben"i ve "alem"i ayrı ayrı, egomu ve etrafımdaki insanların -her nedense- benimle olan dertlerini yine ayrı ayrı izlemeyi bırakıp kendimi izlemeye başlayana kadar.

Bir gün "değil mi ki bu döngünün içinde bir yolculuktur her nefes aldığımız anda bilfiil yapıyor olduğumuz, öyleyse her birimiz birer yolcuyuz" deyip başladım kendimi seyretmeye. Kendimi seyretmeye başlamakla beraber daha önce hiç çıkmamış olduğum bir yola çıkmış da oldum aslında.

Yol'a dair söylenecek ne varsa Halil Cibran söylemiş; pek de güzel söylemiş... Vaktin olursa oku, çok şey anlatıyor... Benimse burada asıl amacım yoldan ziyade kendimi seyretme şeklimi anlatmaya çalışmak...

Bir "kamera" ile yola çıktığını hayal et. Yolda yürürken attığın adım, gittiğin yol nazarında bu kamera senden yükseliyor. Yani 10 adım yol gittiysen, 10 adım nazarında senden yukarıya çıkan bir kamera, bir göz düşün. Dolayıyla 1000 adım gittiysen bu yolu, 1000 adım kadar yükselmiş oluyor. Epey yol aldıktan sonra ne zaman dönüp arkama baksam ve desem ki "vay arkadaş! ne yol gitmişim ama!", "kamera"m sesleniyor, buradan bakınca aynı noktadasın. Milyon adım yol da gitsem milyon adım yükselecek ya benden, oradan bakınca aldığım yol kadar yolun başında olacağım. "Az gittim, uz gittim. Bir de döndüm baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim." sözündeki arpa boyunu hayal edebiliyor musun?

Dolayısıyla bu yolun sonunda bir yere, bir hedefe varamayacağım da aslında. Bu noktada da "döngü"yü daha iyi anlıyorum.

Bir fotoğraf çektiğinde kameran karşındaki her ne ise onu çeker ya güzel çirkin demeden. Hani sen biçersin fotoğrafa o değeri, kamera yorumsuzdur. Benim kamera da öyle yorumsuz, öyle nötr ayrıca.

Mesela yolda giderken yapmamam gereken (yapmamam gereken çünkü ayıp, çünkü günah, çünkü kötü, ve de kaka) bir şey yaptım; birine yalan söyledim diyelim. Yalan söyledim diye ahlanıp vahlanmamın bir önemi yok kamera için. Ona ne zaman "yalan söyledim bak, şimdi bu pembe miydi, beyaz mıydı? iyi mi yaptım, kötü mü?" diye soracak olsam, o bana sadece "yalan söyledin" der. "olan" her ne ise onu söyler işte. Bu noktadan sonra bakarım, o davranış bana yakışır mı, yakışmaz mı? Yakışırsa devam etmeyi, yakışmazsa da "o zaman öyle olması gerekiyordu" deyip bir daha o davranışı tekrarlamadan yoluma devam etmeyi öğrendim kameramdan. Çok daha fazlasını da öğrendim; çünkü o beni hiç yargılamadı. Üstelik kameramın "cık cık cıııkkk"ları da yok. Günahı-sevabı, ayıbı, kusuru, güzeli-çirkini, iyisi-kötüsü de yok. Kameramın "iki"si yok; tek bir şeyi gösterir: "olan"ı...

Böylece kendimle uğraşıyor oluyorum ya, başkalarını yargılamaya da o kadar büyük vakitler kalmıyor; ya da ne zaman başkasının yaptığı bir şey bana değse, biliyorum ki yeterince kendimle ilgilenmiyorum; kamerayı ihmal ediyorum. Yol farkındalığımın ilk ürünüdür kamera. Beni yolda tutanımdır. Kendi yolumda... :)

Şimdi ben bu "kendini seyretme sistemi"ne kamera derim; sen üçüncü göz dersin; başkası çıkar kalbimin sesini dinliyorum sonuçta özümde iyiyim der; daha başkası çıkarır kendine kendinden daha yakın olanı şah damarından ve koyar tepesine, adına da "allah" der, bence hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Tam olarak aynı değil, ama zeminde aynı işte. Hepsi insanı bir şekilde yol'da tutuyor; bazısı şartlı bir şekilde yolda tutuyor, ama olsun.

Velhasıl dostlar...

Yolcu biziz, ve yol da aslında
Zerre de biziz, tüm de
Biz bir alemiz, ve alem de biz
Özümüz bizde, ve biz özümüzde olanız...

Ayrı gayrı yok bu hikayede...

Not: Bu yazıyı, 2015 Temmuz ayında Mutlu İnsan Mutfağı'ndaki 11 aylık seyrimiz sonunda yaptığım sunumdan derledim... Aşağıdaki fotoğraf da o sunumdan. Bağlarıma selam olsun. :)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder